NEOLİBERALİZME İNSAN HAKLARI PENCERESİNDEN BAKIŞ

0
253
Neoliberalizm öncüleri

ÖZET

Neoliberalizmi ve neoliberal politikaların sonuçlarını insan hakları penceresinden değerlendirme maksadıyla kaleme aldığımız çalışmamızın ilk bölümünde öncelikle neoliberalizme kadar olan süreçte dünyaya hakim ekonomi politikalarının neler olduğu ortaya konulmuştur. Sonrasında neoliberalizmin hangi şartlarda ortaya çıktığı, hangi politikalara sahip olduğu, hangi düşünce kuruluşlarının desteğini aldığı ve hangi kuruluşlarca hayata geçirildiği izah edilmeye çalışılmıştır.

Çalışmamızın ikinci bölümü ise neoliberalizmin insan haklarına olan etkilerini ele almaya ayrılmıştır. Bu uğurda öncelikle insan hakları anlayışı ortaya konulmuştur. Neoliberalizmin etkileri incelenirken, uluslararası hukuki referans kaynağı olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi hükümleri; ulusal hukuki referans kaynağı olarak da 1982 tarihli T.C. Anayasası hükümleri değerlendirilmiştir. Değerlendirme yapılırken, neoliberalizmin etkilerinin İHEB ve Anayasa hükümleriyle örtüşüp örtüşmediği, yazılı kaynaklarla hedeflenen amaçlarla mevcut sonuçlar arasındaki ilişkinin ne olduğu ortaya konulma yöntemi takip edilmiştir.

Gelinen noktada neoliberalizmin işsizlik, yoksulluk ve istikrarsızlık gibi ekonomik; kadın ve çocuğun sömürülmesi ve kitlesel göç hareketleri gibi sosyal ve de küresel ısınma ile kaynakların tükenmesi gibi çevresel olumsuz sonuçlara sebep olduğu görülmektedir. Bunların karşısında rekabet sonucu teknolojik gelişmenin hızlanması, bazı hizmetlerin ucuzlayıp yaygınlaşması ve yine rekabet sonucu ürün ve hizmet kalitesinin artması gibi olumlu sonuçlar da görülse de, bu konular insan hakları bağlamında yaklaştığımız çalışmanın kapsamı dışında kalmıştır.

GİRİŞ

Chicago Okulu’ndan Milton Friedman öncülüğünde gelişen neoliberal iktisadi anlayış, 1970’li yıllarda Ronald Reagan vasıtasıyla ABD’de, Margaret Thatcher vasıtasıyla da İngiltere’de uygulamaya konularak, sonrasında sırasıyla diğer batılı gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkelere yayılmıştır.

Neoliberal düşünceden evvel iktisat dünyasına hakim olan Keynesyen düşüncenin temelinde sosyal refah devleti ve kontrollü piyasalar hedefleri varken, neoliberal düşüncenin temelinde ise serbest piyasa kuralının iktisadın doğal, değişmez ve alternatifsiz tek kanunu olduğu görüşü yatmaktadır. İkinci dünya savaşı sonraki süreçte zamanla gerileyen sosyalist dünya görüşünden boşalan fikirsel alana tamamıyla neoliberal düşünceler yerleşmiş olup, politik olarak da sosyalizme karşı birlikte hareket etme işlevi görmüştür.

IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşların politik ve finansal; MPS, Davos ve Bildeberg gibi düşünce kuruluşlarının da fikirsel katkılarıyla neoliberal iktisadi politikalar tüm dünyaya, özellikle maddi sıkıntıda olan ülkelere dayatılmıştır. Ülkemizde de neoliberal politikaların 1980’li yılların sonlarından itibaren uygulanmaya başlandığı görülmektedir.

Neoliberalizmin yaygılaşmaya başlamadığı ve henüz sosyal devlet anlayışına hakim Keynesyenci anlayışın üstün olduğu dönemlerde imzalanmış olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi bünyesinde ve devamındaki Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesinde bir çok ekonomik ve sosyal hak insan hakları kapsamında koruma altına alınmıştır. Bu belgelerle paralel şekilde düzenlenmiş olan 1982 tarihli mevcut Anayasamız da ekonomik ve sosyal haklara yer vermiş olup, insan haklarına bağlılığının da altını çizmiştir. Ulusal ve ulusalüstü hukuk sistemlerinde temel hak ve hürriyetlerden sayılarak insan haklarının koruma alanında oldukları kabul edilen ekonomik ve sosyal hakların hayata geçirilmesi konusunda ciddi başarısızlıklar mevcuttur.

I-) NEOLİBERALİZM

A) Kavram ve Tarihsel Süreç

Neoliberalizme gelene kadar olan süreçte, kapitalizmin geçirmiş olduğu iki temel aşama vardır. Bunlar 18. ve 19. yüzyılda etkili olan klasik liberalizm ile 1970’lere kadar etkili olan uzlaşmacı liberalizmdir.[1] Klasik liberal düşüncenin ilk tohumları, günümüz devlet ve insan hakları anlayışının gelişmesine de yol açan 17. yy düşünürü Jhon Locke olmuştur. Liberal düşüncenin temelini, bireyin temel hakları olan yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarına saygı duymanın tanrısal bir ödev olduğu ve devletin varlığının meşruiyet kaynağının bu hakları güvence altına alma işlevi olduğu inancı oluşturur.[2]

17. yüzyılda yaygın olan yönetim şekli monarşi olduğundan, baskın ekonomik teori de Merkantalizm olarak görülmekteydi. Merkantalizm, tek ekonomik özne olarak devleti yetkili ve sorumlu tutuyordu. Bu anlayışa göre devlet tek yetkili özne olarak, refah amacıyla ekonomiyi düzenlemeliydi. Ancak bu yaklaşım 18. yüzyıla gelindiğinde Adam Smith’in yazmış olduğu Ulusların Zenginliği isimli eserde eleştirildi. Buradaki liberal görüşe göre, Merkantalist anlayış yolsuzluğa yol açmakta olup, halkın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak ve özgürlüğün önünde engeldi. Bu eleştiri döneme göre ilerici bir eleştiri olup, devletin karşısında bireyi güçlendirme yolunda atılmış önemli bir adım olarak kabul edilebilir.[3]

19. yüzyıl boyunca Merkantalizme üstün gelen klasik liberal anlayış, ekonomik sistemdeki temel teşvikin kişisel çıkarlara dayandığına inanır. Bu inancın devamı olarak da, serbest piyasada büyük gelir farklılıkları olabileceği kabul edilir. Ancak dezavantajlı grupların bu sisteme nasıl razı gelecekleri noktasındaki teorik noksanlık, hala daha liberalizmin/neoliberalizmin politik meşruiyetini sorgulanır kılmaktadır. [4]

19. yüzyıl sonlarından itibaren ise klasik liberalizmin karşısına sosyalist ekonomi düşüncesi çıkacaktır. Sosyalizmin eleştirileri, liberal anlayışın fazla bireysel olduğu, sınıf ilişkilerinin görmezden gelindiği, serbest pazardaki iktidar tekellerine karşı bireylerin eşit şartlara sahip olmadığı ve bunun da özgürlüğü engellediği, esasında serbest olmayan serbest pazar ekonomisinin büyük servet farklılıklarına sebep olacağı ve bu sebeplerden ötürü liberal sistemin krizlerle karşılaşacağı noktalarında toplanmaktadır. [5]

Liberal düşünceye göre insan rasyoneldir. Rasyonel insanın özgür olduğu ve muhtemel kötülüklerin hukuk devleti altında kontrol edildiği bir ortam ideal olandır. Bu anlayış insan haklarının da gelişmesine yardımcı olmuştur.  Buradan hareketle klasik liberalizmin temel unsurlarının bireyselcilik, bireysel hak ve özgürlükler, özel mülkiyet ve devlet müdahalesinin olmadığı bir serbest piyasa sistemi olduğu söylenebilir.[6] Adam Smith’in ortaya koyduğu klasik görüşe göre, fırsat eşitliği sağlanıp özel girişimlerin önü açılırsa, rekabet sonucu piyasa koşullarında adil bir gelir dağılımı oluşacaktır. Bunun için devlet müdahalesinin asgaride tutulup, yalnızca eğitim, sağlık, yol ve köprü gibi bireysel çıkar çerçevesinde piyasa koşullarında üretilmesi mümkün olmayan kamusal mal ve hizmetlerin sağlanması devlet tarafından gerçekleştirilmelidir.[7] Ancak yükselen bir sosyalist muhalefetle karşılaşan klasik liberal anlayış kendini revize etmek durumunda kalıp, Jhon Maynard Keynes’in öncülük ettiği uzlaşmacı liberal anlayışa evrilmek durumunda kalmıştır.

Keynes bir liberaldi ancak Marksist düşüncenin ortaya koymuş olduğu fikirlere düşünce sisteminde kısmen yer verdi. Keynesyen düşünce sosyalist ekonomi anlayışı, politik demokrasi anlayışı ve liberal özgürlük anlayışını harmanlamış oldu. Klasik liberal anlayışın sebep olması beklenen kriz hallerine devlet müdahalesini gerekli gören Keynesyen uzlaşmacı liberal anlayış, refah devleti amacını ortaya koyarak hem yükselen sosyalist düşüncelere karşı işçi sınıfını kontrol altında tutmuş hem de liberal değerlere sahip çıkarak sermaye sınıfını korumuş olmuştur. Özellikle iki dünya savaşının gerçekleştiği bu dönemde, devletin ekonomiye kısmi ve teşvik edici müdahalesi, klasik liberal anlayıştan ödün verilmesine rağmen genel olarak kabul edilebilir bulundu. [8]

Keynesyen uzlaşmacı liberalizminin etkin olduğu 1948 yılında BM’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB), liberal medeni ve siyasi hakları yanında sosyal demokratik ekonomik ve sosyal haklara da yer vermiştir. Faşizmin yükselişinden, Büyük Buhran’dan ve ikinci dünya savaşından sorumlu tutulan klasik liberalizm anlayışının hepten zayıflamasının yanında, 1970’li yıllarda üretimin düşmesi, enflasyonun ve işsizliğin artması ve ekonominin durağanlaşmaya başlamasıyla birlikte batılı devletler Keynesyen uzlaşmacı liberal anlayışa da güvenmemeye başladılar. Buna karşı olarak da yeni bir liberalizm anlayışı olarak, Milton Friedman’ın en etkili teorisyeni olduğu ve R. Reagan’ın ABD’de, M. Thatcher’in İngiltere’de uygulayıcısı oldukları neoliberal anlayışa geçildi. Keynesyen anlayışın tam istihdam, kapitalizmin istikrarsızlığı ve sosyal harcamalar yaklaşımları yerini enflasyonun kontrolü, küreselleşen pazar ekonomisinde rekabeti teşvik ve sosyal harcamaların kısılması gerektiği düşüncelerine bırakmıştır. [9]

Avusturyalı filozof Friedrich von Hayek, sosyalizmin batı kapitalizminin egemenliğine gölge düşürmesine ve kolektivizmin yükselişine karşı, Karl Polanyi’nin kavramsallaştırmış olduğu piyasa toplumunu savunmuştur. Bu düşünceyle, batılı liberallere serbest piyasayı egemen kılmak için birleşme çağrısında bulunmuştur. Bu çağrı üzerine 1947 yılında İsviçre’nin ünlü kaplıcası Mont Pelerin’de 39 liberal iktisatçı bir araya geldi. Milton Friedman, Lionel Robbins ve George Stigler gibi tanınmış kişiler de bu isimler arasındaydı.[10]

MPS’nin tarihini kaleme almış olan Max Hartwell, kuruluş misyonu çerçevesinde “özgür insan ancak merkezi yönetimin her faaliyeti şekillendirdiği; insanların ekonomik yaşamlarının kolektif kurallar ve normlarla düzenlendiği; devletin yegane güç olarak yer aldığı bir yapıdan; serbest piyasanın kendini düzenleyen, bireyci yapılara evrildiği; ekonomik ve toplumsal kuralların ‘bırakınız yapsınlar’ zihniyetine yerini bıraktığı bir topluma geçiş” ifadelerine yer vermiştir. Dolayısıyla neoliberalizmin ortaya çıkışı olarak 1947 yılındaki MPS kuruluşunu kabul edebiliriz. [11]

Neoliberalizmi oluşturan temel düşünceler Hayek’in Özgürlüğün Anayasası isimli kitabında kendine yer bulmuştur. Batılı liberal blok, yükselen sosyalist hareketin karşısında kamu mülkiyetindeki işletmelerin özelleştirilmesini, sendikaların baskılanmasını ve sosyal demokrasinin öngördüğü ‘refah devleti’ uygulamalarına alternatif geliştirilmesini arzulamaktaydı. Hayek’in kolektivizme yönelik ahlakı çökerttiği, refah artışına ket vurduğu ve sonunda totaliter rejimlere zemin hazırladığı yönündeki savları bu anlamda liberal blok için oldukça işlevsel rol oynadı.

Anlaşılacağı üzere neoliberal anlayış, eşitlik/özgürlük dengesinde özgürlüğün savunucusudur. Ancak bu özgürlük, tarihsel süreç boyunca çeşitli sömürülerle birikmiş olan sermaye sahiplerinin ekonomik özgürlüğüne tekabül etmektedir.

David Harvey’in tanımına göre neoliberalizm; Adam Smith ve David Ricardo gibi klasik teorisyenlerin fikirlerinin, Alfred Marshall’dan Stanley Jevons’a 19. yy. ortalarında geliştirilip neoklasik iktisatla yenilemek anlamı taşıyordu. [12]Yine Harvey’ e göre neoliberalizm, insanlığın refahını arttırmanın en ideal yolunun, girişimci özgürlüğünün maksimizasyonu olduğunu ileri süren ekonomi politik pratiklerin teorisidir.[13]

Neoliberalizmin kalkınma planlaması ise Washington Uzlaşması’nda somutlaşmıştır. Özet olarak neoliberal bir kalkınma için; mali disiplin sağlanması, harcamaların eğitim ve sağlık gibi alanlardan daha çok kâr getirecek başka alanlara kaydırılması, vergi oranlarının düşürülerek verginin tabana yayılması, faiz oranlarının serbestleştirilmesi, rekabetçi kur politikası, ticaretin ve yabancı yatırımların serbestleştirilmesi, gümrük engellerinin kaldırılması, özelleştirme ve mülkiyet haklarının korunması gibi politikalar öngörülmüştür. [14]

Ülkemizdeki ilk neoliberal politikaların uygulayıcısı ise 1987 yılındaki Özal Hükümeti olmuştur. Bu hükümetle birlikte ekonomide takip edilen devletçi yaklaşım terk edilerek yoğun bir özelleştirme sürecine girilmiştir. [15]2002 yılından itibaren yönetimde bulunan mevcut hükümet ise, AB uyum süreci kapsamında neoliberal politikaların derinleşmesi ve genişlemesi yönünde faaliyetlerde bulunmaya devam etmektedir.[16]

İkinci dünya savaşı sonrası süreçte her ne kadar ekonomik haklar İHEB ve BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nde yer almış olsa ve taraf devletler bu belge hükümleriyle bağlı olsalar da, insan haklarının ekonomik ve sosyal düzlemde tesisine ilişkin günümüze kadar başarılı sonuçlar elde edildiğini söylemek mümkün olmayacaktır.

Kapitalist ekonomileri durgunluktan kurtarma işlevi görmüş olan neoliberalizmin bazı ülkeler açısından olumlu ekonomik katkıları olduğu görülmüşse de, 1997 Doğu Asya Krizi ile 2008 Batı Krizi’nde şiddetli istikrarsızlıklara yol açtığı da tecrübe edilmiştir.[17] Klasik liberalizmin ve uzlaşmacı liberalizmin insan haklarına olumlu etkilerinin olduğu görülmekle birlikte, serbest pazarı destekleyen ve sosyal harcamaların azaltılmasını öngören neoliberalizm, yoksulların ve kadın,çocuk, azınlık, göçmen, yerli ve engelliler gibi dezavantajlıların  oluşturduğu grubun refahı açısından olumsuz özelliklere haizdir. Küreselleşmiş olan neoliberalizmin güncel olan etkinliği, insan hakları açısından birçok farklı alanda eleştirilmektedir. [18]

B) Neoliberalizmin Düşünce Kuruluşları

İzah edildiği üzere neoliberalizm, sosyalist ekonomi uygulama pratiklerine karşı olarak ve bunun karşısında gerileyen liberal düşünceye sahip çıkmak refleksiyle batılı liberal iktisatçılar tarafından ortaya konulmuş bir teoridir. Neoliberal fikirlerin yaygınlaşması, ilk ortaya çıktığı MPS gibi düşünce kuruluşları marifetiyle gerçekleşmiştir.

Neoliberalizme teorik kaynak oluşturan MPS, Berlin duvarının da yıkılmasıyla birlikte kapitalizmin nihai zaferini ilan etmiştir. MPS’nin ürettiği fikirleri politik mecraya taşımak için bir çok serbest piyasacı ‘think-tank’[19] kuruluş rol almıştır. Eğitim, sağlık ve emeklilik sistemi gibi temel alanların özelleştirilmesi gibi büyük dönüşümlerin neredeyse tamamının fikirsel kaynağı MPS’dir. MPS’nin kurucu üyelerinden Bertrand de Jouvenel, topluluktan istifa ederken ” MPS’ye göre devletin doğru yaptığı hiçbirşey yoktur, özel sektörün de yanlış yaptığı” ifadelerini kullanmıştır. Bu ifadeler MPS’nin ve neoliberalizmin nosyonunu kabaca ortaya koymaktadır. [20]

Günümüze kadar yoğun şekilde devam etmiş olan küreselleşme, neoliberalizmin öngördüğü serbest piyasa ülküsünün temel ayaklarından birisidir. Küreselleşmeyle birlikte öngörülen hedeflerden birisi de ekonomik alanla politik alanın birbirinden yalıtılmasıdır. Küreselleşmeden yana olan sermayedarlar, kamu ve özel sektör üst yöneticileri, medya dünyasının ve entelektüellerin kürsel eğilimli kesimlerinin oluşturduğu blok, küreselleşmenin piyasa düzeninin doğal, evrensel, kaçınılmaz ve geri dönülemez sonucu olduğunu iddia etmektedirler. Bu iddiaların temellendirilmesi amacına hizmet etmek üzere; küresel kapitalizmin stratejilerinin biçimlendirilmesi, koordine edilmesi, ideolojik tasarımın tutarlılığının gözden geçirilmesi için önemli zeminlerden birisi de Davos Dünya Ekonomik Forumu‘dur. Davos,  temel olarak küreselleşmenin ve diğer neoliberal politikaların dünya çapındaki bir savunması olma ve de uluslararası sermayenin genel kurulu olma işlevlerini görmektedir.[21]

Bunların dışında ilk kez 1954 yılında Hollanda Prensi Bernhard ve Polonyalı sosyolog Retinger’in öncülüğünde Bilderberg otelinde toplanmaya başlayan Bilderberg toplantılarından bahsetmek gerekir. Bu toplantılara kimlerin katıldığı, kimlerin finanse ettiği ve neler konuşulduğu katı bir şekilde gizli tutulmaktadır. Toplantıya özel davetiye ile önemli politikacıların, askeri stratejistlerin, bankacıların, şirket sahiplerinin, akademisyenlerin, medya yıldızlarının katıldığı bilinmektedir. İlk toplantı gündem başlıklarının ; ‘Komünizm Tehlikesi’, ‘Üçüncü Dünyanın Kalkınması’ ve ‘Avrupa Entegrasyonu’  şeklinde olduğu ve toplantının masraflarının Uniliver gibi çokuluslu şirketlerce karşılandığı kamuoyuna sızan bilgiler arasındadır. Kimi kaynaklara göre Avrupa Birliği’nin kuruluş kararı dahi bu toplantıda alınmıştır. Türkiye’den Bülent Ecevit de toplantıya davet almış isimler arasındadır. Bildeberg toplantılarının küresel takvim içerisindeki yeri ve önemi bir delege tarafından şu şekilde ifade edilmiştir : ” Bildeberg her yıl düzenlenen dizi konferanslarda gerçekleşen küresel muhabbetin bir parçasıdır ve daha sonra uygulanacak küresel politikaların arka planını oluşturur. Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu Şubat’ta, Bildeberg ve G-8 Nisan/Mayıs’ta ve IMF/Dünya Bankası toplantısı Eylül’de yapılır. Bir tip küresel uzlaşma ortaya çıkar ve bir toplantıdan öteki toplantıya taşınır. Ama bunların öncülüğünü yapan kimse yoktur. Uzlaşma, G-8 sonuç bildirilerinin temel taşıdır: Endonezya’ya yapısal uyum programı dayatıldığında, Başkan Kongre’ye bir öneri taşıdığında ana çerçeveyi buralardaki meşveret oluşturur”.[22]

Bir başka neoliberalizm odaklı düşünce kuruluşu da Açık Toplum Enstitüsüdür (ATE) . Türkiye’nin de aralarında bulunduğu onlarca ülkede faaliyet gösteren ATE, serbest piyasa, özgür medya ve eğitim gibi ‘açık toplum’  değerlerine her yıl yüzlerce milyon dolar maddi destekte bulunmaktadır. Neoliberalizmin değerlerinin yaygınlaşması ve kurumsallaşması için, insan hakları mücadelesi gibi söylemlerin de kullanıldığı görülmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde faaliyet gösteren Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi, Cato Enstitüsü ve Hudsun Enstitüsü gibi düşünce kuruluşları da, yoğunlukla muhafazakar sağ düşüncenin neoliberalizm eksenindeki ekonomik, politik ve akademik örgütlenmesi amaçlarına hizmet etmişlerdir. Bu kuruluşlar bünyelerindeki vakıflar aracılığıyla devasa bağış bütçelerine sahip olarak neoliberal ve muhafazakar politikaları desteklemişlerdir. Özellikle başkan George W. Bush döneminde bu düşünce kuruluşlarının çok etkin oldukları bilinmektedir.

Hayek’in takipçilerinden olan Margaret Thatcher, İngiltere’de bulunan Politik Çalışmalar Merkezi (CPS) bünyesinde yürüttüğü faaliyetlerle birlikte neoliberal politikaların İngiltere’ye hakim olmasında önemli rol oynamıştır. Enflasyonla mücadele, sıkı para politikası, bütçe harcamalarının kısılması ve sendikal hareketliliğin bastırılması konularında başarılı faaliyetlere öncülük ettiği bilinmektedir. İngiltere’nin tüm sektörlerinin çok hızlı şekilde özelleştirilip, özellikle finansal hizmetlerin öne çıktığı bir neoliberal merkez olmasında CPS’nin etkisi büyüktür.[23]

Cecil Rhodes’in Britanya İmparatorluğu’nun tüm yeryüzüne yayılması ve medeni olmayan dünyayı egemenliği altına alması idealleri, emperyalist uygulamaların fikirsel zeminini oluşturmuştur. Rostchild ve Balfour ailelerini de yanına alan Rhodes, Anglo-Saksonların ‘uygarlaştırıcı’ misyonunu benimsetmek için Britanya ve ABD’de gizli topluluklar oluşturmuştur. Rhodes’in bursiyerleri arasında baba Bush ve Bill Clinton gibi birçok ünlü ismin de yer aldığı bilinmektedir. Yuvarlak masa ağları, uluslararası sermayenin küresel gündemini belirlemede önemli bir yer işgal etmektedir. En güçlü yuvarlak masa topluluklarının başında Avrupa Sanayicileri Yuvarlak Masası (ERT) bulunmaktadır.  BP, Ericsson, Fiat, Nestle, Nokia, Philips, Renault, Shell, Siemens, Total, Uniliver ve Volvo gibi birçok güçlü küresel firma da ERT üyesidir. ERT, temel olarak ekonomik politikaların sermayedarlar lehine şekillenmesi amacıyla hareket etmektedir. Avrupa Birliği’nin Rekabetçilik Danışma Grubu ve Avrupa Sanayici ve İşverenler Konfederasyonları Birliği’nde (UNICE) de etkin olan ERT, AB’nin ekonomi politikalarına doğrudan müdahale edebilmektedir.[24]

Yine Stockholm Network de, ABD’de bulunan muhafazakar neoliberal düşünce kuruluşlarının yüklendiği işlevi Avrupa’da yüklenmiş olan bir başka düşünce kuruluşudur. [25]

C) Neoliberalizmin Uygulayıcıları

           1. Ekonomik ve Politik Aktörler

1944 yılında Bretton Woods Konferansında hem IMF (Uluslararası Para Fonu) hem de Dünya Bankası kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemdeki dünya kapitalizminin yeniden yapılandırılması kapsamında döviz kuru istikrarı ve makroekonomik dengeler gibi teknik konular IMF’nin çalışma alanında tanımlanmıştır. IMF ihtiyaç sahibi ülkelere borç para verirken, borç ödeme güçlüğü çeken ülkelere tanınan finansman kolaylığının karşılığı olarak ‘yapısal uyum programları’ nı dayatmıştır. Maddi sıkıntı içine düşmüş ülkeler, yapısal uyum programları kapsamında finans politikalarında IMF’ye bağımlı hale gelmişlerdir. Bu iki kuruluşun da merkezleri Washington’da olup, ülkelere ekonomik güçlerine oranlı şekilde verilen oy hakkı sistemi ve icra komitesinin asgari karar yeter oy oranı sebebiyle, ABD’nin istemediği bir kararın IMF’den çıkması mümkün değildir.  

İkinci Dünya Savaşı sonrası süreçte Dünya Bankası’nın (DB) görev tanımı ise, savaşın etkilerini ortadan kaldırarak yeniden yapılandırılma ve kalkındırmayı sağlamaktır.

DB’ ye üye olmanın ön şartı IMF’ye üye olmaktır. Üye ülkeler DB’ ye yatırdıkları sermaye payı oranında söz sahibi oluyorlar. Yine burada da ABD’nin fiili veto hakkını her zaman elinde tuttuğu görülmektedir. DB faaliyetleri daha çok piyasalaştırma ve özelleştirmeyi teşvik edecek yapısal ve yönetimsel konularda odaklanmaktadır.

IMF-DB uyum ve istikrar politikaları uygulanarak neoliberal sisteme entegre edilmeye çalışılan ülkelerdeki ekonomik problemlerin çözümsüzlüğü ve de halka olumsuz şekilde yansıyan kemer sıkma politikaları, IMF-DB’ nin yoğun eleştiriler almasına sebep olmaktadır.  [26]

IMF-DB ile birlikte en güçlü uluslararası neoliberalizm uygulayıcısı kuruluş ise Dünya Ticaret Örgütü‘dür. Dünya ticaretinin tüm önemli aktörlerinin siyasi alandaki kurultayı olma işlevini yüklediğini söylemek yerinde olur. Temel olarak uluslararası yatırımlar, rekabet politikası, hükümet ihalelerinin özelleştirilmesi ve gümrük işlemlerinin ticaret lehine düzenlenmesi gibi konularda hükümetler arası bir organizasyondur.

Neoliberalizmin bir diğer önemli uygulayıcısı da Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’dür (OECD). Marshall Planı’nı yürütmekle görevlendirilmiş olan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün misyonunu tamamlamasından sonra ABD’nin çağrısıyla 1960 yılında OECD kurulmuştur. OECD bir çok alanda faaliyet göstermekle birlikte, üye ülkeler arasında sermaye akışının serbest bırakılmasını sağlamıştır. Bu vesileyle de küçük ekonomiler büyük ekonomilerin etkisine daha çok girmiştir.

Bunların yanı sıra dünyanın en büyük ekonomilerinin birlikteliği olan G-8 ( 2014’te Kırımın ilhak edilmesiyle birlikte Rusya’nın ihracıyla beraber artık G-7), G-8’in genişletilmiş listesi ve Avrupa Birliği Komisyonu’nun birleşmesinden oluşan G-20; dünyadaki merkez bankalarına para sağlamakta olan Uluslararası Ödeme Bankası (BIS); fikri mülkiyet alanında tekelleşme ve denetim mekanizmasını ihtiva eden WIPO; ABD, Kanada ve Meksika arasında imzalanmış olan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması (NAFTA); kalkınma, kırılgan devletlerin güçlendirilmesi, ABD’nin jeostratejik hedeflerinin desteklenmesi, uluslarüstü sorunlara seslenilmesi ve dış yardım amaçlarına sahip Uluslararası Kalkınma İçin Yardım Kuruluşu (USAID) ve de seçilmemiş temsilcilerden oluşmasına rağmen geniş yetkilerle donatılmış olan Avrupa Komisyonu gibi diğer kuruluşlar da, neoliberalizmin öngördüğü serbest piyasa, serbest sermaye dolaşımı, küreselleşme, özelleştirme, vergilendirmenin asgariye indirilmesi, sistem dışındaki ülkelerin neoliberal ekonomik sisteme entegre edilmesi gibi amaçlara hizmet eden faaliyetlere devam etmektedirler. [27]

     2. Sivil Toplum Kuruluşları

Neoliberal politik düşünce, STK’lar vasıtasıyla nüfuz etmek istedikleri ülkelerde faaliyette bulunmaktadırlar. [28] STK’lar devletten bağımsız kuruluşlar olup, insani amaçlar, kalkınma amaçları ve toplumsal mücadelelere destek olma amaçları gibi farklı amaçlar çevresinde faaliyet gösterebilmektedirler. Çalışmamız kapsamında değinmek istediğimiz STK’lar ise, ikinci dünya savaşı ve soğuk savaş dönemlerinden sonra neoliberal politikalar kapsamında farklı faaliyet alanlarında kurulmuş olan sivil toplum örgütleridir. Bu kuruluşlar iktisadi ve insani olmaktan çok politik ve stratejik amaçlar gütmektedirler. Bağımsızlığını yeni kazanmış ülkeleri sosyalist düşüncelerden yalıtmak ve neoliberal piyasa ekonomisine geçişi teşvik etmek gibi amaçlarla BM tarafından kurulmuş olan Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), BM Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) ve Bölgesel Kalkınma Bankaları bunlardandır. Bu kapsamda 1990’larda Latin Amerika’da 5 bin ve tüm dünyada 50 bin dolayında STK’nın faaliyete olduğu kayıtlara geçmiştir. [29] En bilindik STK’lara örnek olarak Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Dünya Sağlık Örgütü(WHO), BM Uluslararası Sınai Kalkınma Örgütü (UNIDO), Uluslararası Finans Teşkilatı (IFC), Uluslararası Kalkınma Teşkilatı (IDA), Çokyanlı Yatırım Garantisi Örgütü (MIGO), Inter-Amerikan Kalkınma Bankası (AFDB), Asya Kalkınma Bankası (ASDB) ve Latin Amerika Enerji Teşkilatı (LAEO) verilebilir. [30]

Bu STK’ların yoğunlukla Latin Amerika, Afrika ve Asya gibi neoliberal sisteme adapte edilmeye çalışılan bölgelerde kuruldukları görülmektedir. Temel olarak Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP)’nın kalkınma politikalarının dünya çapında uygulanmasına ya da belli sektörlerde neoliberal standartlar kurma amaçları dahilinde hareket edilmiştir.

II)        NEOLİBERALİZMİN İNSAN HAKLARINA ETKİLERİ

İnsan hakları kavramı, insanların doğuştan sahip oldukları, var olmaları için herhangi bir tanıma, izin yahut yasallığa gereksinimi duyulmadığına inanılan ve herkese karşı ileri sürülebilen, tüm insanların ayrım gözetmeksizin sahip oldukları temel hak ve özgürlüklere işaret etmektedir. Günümüz devlet anlayışlarında, insan hakları kendilerine anayasalarda ‘kamu hürriyetleri’ ya da ‘temel hak ve hürriyetler’ olarak yer bulmaktadırlar. İnsan hakları kavramı anayasalarca tanınmış olan temel hak ve özgürlükleri bünyesinde barındırmakla birlikte, herhangi bir hukuk düzeni tarafından tanınmaya ihtiyaç duymaması bakımından da anayasalarda ya da uluslararası belgelerde yazılı olan hakları kapsar niteliktedir. Bu anlamda insanın her serbest hareket etme iktidarı bir insan hakkıdır. Bu haklardan hukuk düzeni tarafından tanınanlar, aynı zamanda, kamu hürriyeti veya temel hak veya hürriyet hâline gelir. [31] İnsan hakları hukuku ise, ulusal ve ulusalüstü hukuk düzenlerinin ortaya koymuş olduğu normlar çerçevesinde incelenen, hukuk biliminin özel bir çalışma alanıdır. [32] Bu bağlamda düşünüldüğünde, tüm ekonomik faaliyetler ve bunların etkileri insan haklarını ve insan hakları hukukunu ilgilendirmektedir.

Ülkemizde de temel hak ve ödevler kapsamında insan hakları anayasal güvenceye sahiptir. Ayrıca 1982 tarihli mevcut anayasamızın Cumhuriyetin Nitelikleri başlıklı 2. maddesi “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, ….demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.[33]şeklinde düzenlenmiştir. Bundan önceki 1961 tarihli anayasamızda ‘insan haklarına dayalı’ ifadesi tercih edilmekteydi. İfadelerin yoğunluğu farklı olmakla beraber, insan hakları anlayışının cumhuriyetin temel nitelikleri arasında gösterilmesi, hukuk düzenimizin insan haklarını en üst perdeden tanıdığının bir göstergesidir.

İnsan hakları hukukunun uluslararası alanda etkinliğinin artması ise, ikinci dünya savaşının evrensel ölçekte yaratmış olduğu tahribat sonrasında oluşan bilinçle, yeniden insanlığa karşı tehdit oluşturan vahşi yönetimlerin ortaya çıkmasını önlemek ve insan hak ve özgürlüklerini korumak ihtiyacıyla olmuştur. [34]Bu uğurda başta Birleşmiş Milletler Evrensel Bildirgesi olmak üzere birçok evrensel ve bölgesel insan hakları belgeleri oluşturulmuş, bu belgelerin ortaya koyduğu hakların ihlali halinde başvurulacak koruma mekanizmaları geliştirilmiştir.

Çalışma konumuzu ilgilendiren hususları içeren belli başlı insan hakları belgeleri şu şekilde sayılabilir: İHEB, BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve Ek Protokolleri, BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ve Ek Protokolü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi,  İşkenceye ve Diğer Zalimane; Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı BM Sözleşmesi, İşkencenin ve İnsanlıkdışı ya da Küçültücü İşlem ya da Cezaların Önlenmesine İlişkin Avrupa Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi BM Sözleşmesi, Çocuk Hakları Bildirgesi, Çocuk Haklarına Dair BM Sözleşmesi ve Avrupa Sosyal Şartı. Sayılan bu belgeler dünya çapında ve parçası olduğumuz Avrupa bölgesinde en temel belgelerdir. Bu belgeler dışında bir çok farklı bölgesel ve yerel insan hakları belgeleri mevcuttur.

 Çalışma boyunca ulusal bağlamda mevcut anaysa; uluslararası bağlamda ise temel olarak Birleşmiş Milletler’ in belgeleri üzerinden inceleme yapılmaktadır.

       A)  Olumlu Etkiler

Neoliberalizmin en temel politikaları serbest piyasa uygulaması, kamusal harcamaların azaltılması, kamusal hizmetlerin mümkün olduğunca özelleştirilmesi, rekabetin özendirilmesi, devletin piyasaya müdahale etmemesi, vergilerin düşük tutulması ve gümrük uygulamalarının ticareti teşvik edici şekilde düzenlenmesi olarak sayılabilir.

Özelleştirmeler sonucu devletin bazı iş yüklerinden kurtulması ve serbest piyasa doğası gereği hizmet ve ürün kalitesinin artması gibi olumlu sonuçlardan bahsedilebilir.

Bunun yanında rekabet sonucu teknolojik gelişmenin hızlanmasıyla bazı hizmetlerin ucuzlayıp yaygınlaşması da neoliberalizmin olumlu sonuçlarındandır. Özellikle bilgi çağında yüksek teknolojiye bireylerin rahat şekilde ulaşabilmesi, kişinin kendisini özgürce geliştirme hakkı açısından dolaylı da olsa olumlu bir gelişmedir. Aynı politikalar doğrultusunda sermaye ve malların dolaşımının kolaylaşması da olumlu gelişmeler arasındadır. Ayrıca özellikle Asya ülkelerinde neoliberal politikalarla birlikte gelişen ekonomilerde işsizliğin azaldığı da gözlemlenmiştir.[35]

Ancak genel olarak neoliberalizmin olumlu etkileri dünya nüfusunun çok küçük bir kısmını oluşturan sermayedarlara yöneliktir. Yukarıda sayılan olumlu gelişmeler de sınırlı olup, neoliberalizme alternatif ekonomi politikalarıyla da elde edilebilecek niteliktedirler. Sayılan sınırlı olumlu etkilerin dışında, neoliberalizmin insan hakları üstünde kayda değer olumlu etkisi olduğunu söylemek oldukça zordur. Neoliberalizmin motivasyon olarak bireysel çıkarcılık anlayışını kabul etmesi ve en üstün değer olarak ekonomik kârlılığı koymasının sonucu olarak refah devleti uygulamalarını kısıtlama eğilimi, onu yapısal olarak insan hakları anlayışının dışına çıkarmaktadır.

       B)  Olumsuz Etkiler

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 1. maddesine göre tüm insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Kişi onuru kavramı, genel olarak insan hakları düşüncesinin, özelde ise İHEB’ in dayanağını oluşturan temel kavramdır. [36] Kişi onurunun evrensel düzlemde korunabilmesini sağlamak adına tamamlayıcı olarak ise Bildirge’nin ayrımcılık yasağını düzenleyen 2. maddesi ” Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da diğer görüş, ulusal ya da sosyal köken, mülkiyet, doğum ya da başka statüler gibi herhangi bir türde farklılık gözetilmeksizin bu Bildirgede düzenlenen bütün haklara ve  özgürlüklere sahiptir.” şeklinde düzenlenmiştir. [37] Dolayısıyla uluslararası insan hakları anlayışı gereği, ekonomi politikalarının da evrensel bir eşitlik anlayışı dahilinde insan onurunu koruyacak şekilde uygulanması beklenir. Ancak günümüzde baskın şekilde uygulanmakta olan neoliberal ekonomi politikaları, küreselleşme ile birlikte dünyanın dört bir yanında belli başlı bazı insan hakları problemlerine zemin hazırlamıştır.

            1. Ekonomik Etkiler

               a) Eşit Olmayan Gelir Dağılımı ve Yoksulluk

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 22. maddesi şu şekildedir:

Her şahsın, toplumun bir üyesi olmak itibarıyla, sosyal güvenliğe hakkı vardır; haysiyeti için ve şahsiyetinin serbestçe gelişmesi için zaruri olan ekonomik, sosyal ve kültürel hakların milli gayret ve Milletlerarası işbirliği yoluyla ve her Devletin teşkilatı ve kaynaklarıyla orantılı olarak gerçekleştirilmesine hakkı vardır “. Devam eden 23., 24.,25.,26.,27. ve 28. maddelerde çalışma hakkı, eşit iş eşit ücret hakkı, geçinmeye yetecek makul ücret hakkı, dinlenme hakkı, sosyal güvenlik hakkı, beslenme hakkı, barınma hakkı, sağlık hakkı, eğitim hakkı, kültür sanat ve bilim hakkı ile bu haklarının uluslararası düzlemde korunması hakları sayılmaktadır. [38] Ayrıca BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (ESKHS) de benzer hükümlere yer vermiştir. 6. maddede çalışma hakkı, 7. maddede eşit işe eşit ücret hakkı, 8. maddede sendikal haklar ve grev hakları, 9. maddede anneye doğum izni hakkı, çocukların ve gençlerin sosyal ve ekonomik sömürüden korunması hakkı, 11. maddede yeterli beslenme, giyinme ve barınma hakkı, 12. maddede sağlık hakkı, 13. maddede eğitim hakkı yer almaktadır. [39]

Ülkemiz anayasasın Devletin temel amaç ve görevleri başlıklı 5. maddesi ise sosyal devlet anlayışına sahip olduğunu ve refah devletini hedeflediğini

Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.” ifadeleriyle göstermektedir. Anayasanın bu maddesi açıkça neoliberalizmden uzak olup İHEB gibi Keynesyen karakterdedir. Anayasanın Mülkiyet hakkı başlıklı 35. maddesi ise ” Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” ifadesiyle düzenlenmiştir. Bu madde de tercih edilen ifadelerden anlaşılacağı üzere, anayasada neoliberal yaklaşımdan ziyade refah devleti anlayışının hakim olduğu bir mülkiyet yaklaşımı söz konusudur.

1960-78 arası klasik kapitalist dönem ile 1979-2000 arası küreselleşmiş kapitalizm dönemlerinin dünya geneli büyüme oranları karşılaştırıldığında, oranların %2,7’den %1,5’e düştüğü görülmektedir. Latin Amerika gibi belli başlı bölgelerde ise, büyüme hızının küreselleşmeyle birlikte ciddi oranda azaldığı görülmektedir. [40]

Neoliberalizmin tam istihdam tezine göre para ve maliye politikaları uygulanmadığı halde emek de dahil olmak üzere tüm üretim faktörleri piyasada hak ettikleri değeri bulacaklardır. Emek piyasasına uygulanan bu neoliberal anlayışın sonucu olarak reel ücretler sürekli olarak aşağı çekilmiş, sendika faaliyetleri engellenmiş, istihdam güvencesi kaldırılmış ve dolayısıyla gelir ve servet eğitsizliği artarak devam etmiştir.

Neoliberalizm özeti

Marksist literatüre göre ise emek gücü değerini iki değişken belirler; emek üretkenliğindeki artış ve işçi örgütlerinin gücü. Emek gücü fiyatı ise emek gücü değerine bağlı olarak dalgalanarak piyasada emek gücü arzı ve talebi arasındaki ilişkiye göre belirlenir. Marksist öğretide neoliberal yaklaşımdan farklı olarak işçi örgütlerinin gücünün de emek piyasasına etki ettiğinin altı çizilmekte ve de bir başka değer olarak, reel ücretin (işçinin satın alma gücü) de dikkate alınması gerektiği vurgulanmaktadır. [41]

BM’nin yapmış olduğu bir araştırmaya göre, dünyadaki servetin yarısından fazlası nüfusun %2′ sini oluşturan azınlığın elinde bulunmakta; dünya nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan yoksullar ise küresel servetin yalnızca %1’lik kesimine sahip olmaktadır. [42] Gelir dağılımındaki bu eşitsizliğin çözümü olarak yüksek gelire sahip olanlardan daha fazla vergi alınarak düşük gelirlilere devlet aracılığıyla ulaştırılması beklenmekte olsa da, bu durum neoliberal anlayışa ters olduğundan uygulanmamaktadır.

Marksist teoride, ekonomik büyümenin emek piyasasına olumlu olarak yansımaması ‘göreli yoksullaşma’ olarak ifade edilmektedir. Üretimin ve kârlılığın artması sermayedarlara yansıdığı ölçüde çalışanlara yansımamaktadır. [43]

Gelir dağılımındaki adaletsizliğin bir sonucu olarak, dünya çapında ciddi bir yoksulluk problemi söz konusudur. Örneğin Afrika’da her dört kişiden birisinin günde 1 doların altında bir gelire sahip olduğu tahmin edilmektedir. Benzer şekilde Afrika başta olmak üzere,  5 yaş altı çocukların yetersiz beslenme oranları ciddi seviyelerdedir. Dünyadaki her on çocuktan birinin de eğitimden mahrum kaldığı tahmin edilmektedir. [44]

Neoliberal politikaların yol açmış olduğu gelir dağılımındaki uçurumlar, yoksulluğun dünya çapında çok yaygın ve derin bir problem olarak güncelliğini korumasını sağlamıştır. İHEB’in, ESKHS’nin ve Anayasamızın koymuş olduğu refah ülkülerine ulaşılmamış olduğu ortadadır. Bu anlamda, Türkiye’nin de  aralarında bulunduğu neoliberalizmin uygulayıcısı devletlerin ekonomik ve sosyal insan haklarına ilişkin pozitif yükümlülüklerini ihlal ettikleri söylenebilir.

               b) İşsizlik ve Refah Devletinden Uzaklaşma

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin devletlere sosyal güvenlik ve ekonomik alanda pozitif yükümlülük yükleyen 22. maddesinin yanı sıra, refah devletine ulaşmayı amaç koyan hükümleri de mevcuttur. Bildirgenin 23. maddesi:

1-Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır. 2- Herkesin, hiç bir fark gözetilmeksizin, eşit çalışma karşılığında eşit ücrete hakkı vardır. 3- Çalışan her kimsenin kendisine ve ailesine insanlık haysiyetine uygun bir yaşayış sağlayan ve gerekirse her türlü sosyal koruma vasıtasıyla da tamamlanan adil ve elverişli bir ücretle hakkı vardır. 4- Herkesin, menfaatlerinin korunması için sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır.” şeklinde düzenlenmiştir. Mevcut neoliberal sistemin istisnasız tüm uygulayıcıları Bildirge’nin tarafı olduğundan, sayılan bu haklar hepsine karşı ileri sürülebilir.

Bildirgenin 24. maddesi ” Her şahsın dinlenmeye, eğlenmeye, bilhassa çalışma müddetinin makul surette belirlenmesine ve belirli devrelerde ücretli tatillere hakkı vardır.” olarak düzenlenmiştir. Oysa ne neoliberal sistemin kurucusu olan batılı büyük ekonomilerde ne de sistemin uygulayıcısı olan diğer ülkelerde bu hakların tam olarak kullanılabildiği hiç bir zaman görülememiştir. Bunun sebebi, sitemin temel motivasyonu olan kâr ve rekabet anlayışıyla insan haklarının çeliştiği noktalara ilişkin işleyen mekanizmaların mevcut olmayışıdır.

Madde 25 ise sosyal güvenlik haklarına işaret etmektedir: “ Her şahsın gerek kendisi gerekse ailesi için, yiyecek, giyim, mesken, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere sağlığı ve refahını temin edecek uygun bir hayat seviyesine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim imkanlarından iradesi dışında mahrum bırakacak diğer hallerde güvenliğe hakkı vardır.”

Bildirgenin 26. maddesi ise eğitim hakkını ele almaktadır: ” Her şahsın eğitime hakkı vardır. Eğitim parasızdır, hiç olmazsa ilk ve temel eğitim safhalarında böyle olmalıdır. İlk eğitim mecburidir. Teknik ve mesleki öğretimden herkes istifade edebilmelidir. Yüksek öğretim liyakatlerine göre herkese tam eşitlikte açık olmalıdır.” AİHS’nin Ek-1 sayılı protokolünün 2. maddesi de eğitim hakkına ilişkindir. ” Kimse öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.” hükmü eğitim doğrudan eğitim hakkına ilişkindir.[45]

Madde 28’de geçen ” Herkesin, işbu beyannamede öngörülen hak ve hürriyetlerin tam tatbikini sağlayacak bir sosyal ve milletlerarası nizama hakkı vardır[46]ifadesiyle, tüm bu hakların sunulmasının, Bildirge tarafları için bir yükümlülük olduğu hüküm altına alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1. maddesi ise,  sözleşme tarafı olan devletlere, devletlerin yetki alanındaki tüm kişilere sözleşmede yer alan insan haklarını tanıma yükümlülüğü koymaktadır. [47]

Anayasamızın 17 maddesinde ise kişinin maddi ve manevi varlığı “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. …” ifadeleriyle koruma altına alınmıştır. Ayrıca anayasamızın 50. maddesi dinlenme hakkını; 51. maddesi sendika kurma hakkını; 53. maddesi toplu iş sözleşmesi hakkını, 54. maddesi grev hakkını, 56. maddesi sağlık hakkını ve 60. maddesi sosyal güvenlik hakkını tanımaktadır. [48]

Ancak sayılmış olan bu sosyal ve ekonomik haklara evrensel düzeyde tam olarak ulaşılamamış olup, haklara ulaşmanın önünde neoliberalizmin temel bir engel teşkil ettiği görülmektedir.

Neoliberalizm bu güne kadar hiçbir zaman (savaş dönemleri sayılmazsa) amaçladığı tam istihdama ulaşamamıştır. Marx’ın ‘yedek emek ordusu’ dediği işsiz kitlenin varlığı, neoliberal uygulamalarda ücret düzeyini düşük tutmaya ve sendikal faaliyetleri engellemeye olanak sağlamıştır. Dolayısıyla neoliberalizmin reelde işsizliğe çare aramak gibi bir motivasyonu da yoktur. Ancak sistemin derin bir krize sürüklenmesi ve üretilen ürünlere talebin ciddi oranda düşmesi halinde işsizlik müdahale edilmesi gereken bir sorun olarak görülebilir. Küreselleşme politikalarıyla birlikte büyüme oranlarının artmasına rağmen bu artışın istihdama olumlu olarak yansımadığı görülmektedir. Artan ticaret hacmine ve kâr oranlarına rağmen işsizliğin aynı oranda azalmamasının temel sebepleri, teknolojinin gelişmesiyle birlikte bazı iş kollarında iş gücüne duyulan ihtiyacın azalması ve de esnek emek piyasasındaki rekabet koşullarının sonucu olarak çalışma saatlerinin artması dolayısıyla işgücü verimlilik oranlarının arttırılmış olması olarak yorumlanmaktadır. [49]

1871 tarihli Paris Komünü deneyiminden sonra Alman, İngiliz ve İspanyol hükümetleri, sosyalist bilincin gelişmesi ve de muhtemel işçi ayaklanmalarını engellemek için emek piyasasında düzenlemelere gittiler. Almanya’da hastalık ve iş kazası sigortaları getirilmiş; İngiltere’de sigorta sistemi başlatılmış ve Franco İspanyası’nda çalışma şartları iyileştirilmiştir. ‘Refah devleti’ kavramı ise ilk kez 1880’lerde Otto von Bismarck’ın Almanya’da kurmuş olduğu sigorta siteminden doğmuştur. [50]

Refah devleti anlayışı temelde şu unsurların varlığını gerektirir: bireylerin servetlerinden ve piyasanın biçtiği değerlerden bağımsız olarak asgari bir gelire sahip olması, devletin hastalık, işsizlik ve yaşlılık gibi durumlarda devreye girerek bireyi koruması ve de hiç bir ayrım gözetmeksizin tüm yurttaşların toplumsal hizmetlerden eşit şekilde faydalanabilmeleri. 1970’li  yıllara gelene kadar, komünizm tehlikesine karşı işçi sınıfına tanınmış olan sosyal haklar pozitif haklar olarak yerleşmiştir. Ancak bu tarihlerden sonra belirginleşmeye başlayan krizlere çözüm olarak uygulanan neoliberal politikalar sonucu, refah devlet anlayışı gerilemiştir. Öyle ki, krizlerin sorumlusu olarak devletlerin sosyal harcamalarının yüksek olması gösterilmiştir. Sermayeyi cezbetmek amacıyla devletler ücret standartlarından ve iş güvenliği ile çalışma saatlerinin çalışanlar lehine olan düzenlemelerinden imtina etmeye başlamışlardır. Neoliberal politikalarla birlikte ülkeler arası rekabet kızıştıkça, en başta vazgeçilen ilkeler refah devletini var eden ilkeler olmuştur.[51]

Sosyal refah devletinin çözülmeye başladığı neoliberal dönemde, devletin belli ekonomik grupların çıkarlarına hareket etmeye başlayarak kamusal hizmetleri özelleştirdikleri bilinmektedir. [52]

Refah devleti olarak ifade edilen sosyal devlet anlayışı, aslında devletin toplum sözleşmesi ihtiva ettiği inancına dayanmaktadır. Bu anlayışa göre devletler vatandaşlarının asgari yaşamsal ihtiyaçlarını güvence altına alabilmelidirler. Modern devlet anlayışında, devletlerin kamusal hizmetleri kamu yararı gözeterek sunmaları beklenir. Hangi konuların kamusal hizmet teşkil ettiği, kamusal hizmetin kamu yararına hangi yöntemlerle yerine getirilebileceğine ilişkin özelleştirme yanlısı neoliberal anlayış ile kamucu anlayış arasında farklılıklar bulunmaktadır. Sağlık hizmetlerinin kamusal hizmet olması tartışmaya yer olmayan bir kesinliğe sahiptir. Günümüz insan hakları anlayışına göre, devletlerin bazı pozitif yükümlülükleri vardır. Yaşam hakkı, sağlığa erişim hakkı, bireyin kendisini geliştirebilme hakkı gibi insan haklarına ilişkin devletlerin kaçınması gereken eylemler olmakla birlikte, fiilen sağlaması gereken olanaklar da vardır. Ancak neoliberalizm  sağlık hizmetini bir insan hakkı olarak değil, piyasa tarafından üretilen ve yararlananların bedelini ödemekle yükümlü olduğu bir ekonomik faaliyet olarak görmektedir. Bu anlayışın sonucu olarak, ülkemizin de dahil olduğu neoliberal politikaların adapte edildiği tüm ülkeler, sağlık reformuna giderek sağlık hizmetini de piyasalaştırmıştır. [53]

Hükümet politikaları, uluslararası ilaç şirketleri, çeşitli STK’lar ve medya organları aracılığıyla sağlık alınıp satılabilen bir meta haline gelmiştir. Bunu takiben hastaneler kamu hizmeti görme bilincinden uzaklaşarak ticarethaneleşmeye başlamıştır. Neoliberal politikaların yaygınlaşmasıyla birlikte sağlık hizmetlerine ulaşmadaki eşitsizlik gittikçe derinleşmektedir.[54]

Neoliberalizm uygulamaları insan onuruna yaraşır şekilde yaşamayı gün geçtikçe zorlaştırmıştır. Gelişmiş ülkelerin büyük markalarının ürünleri çoğunlukla üçüncü dünya ülkeleri olarak tabir edilen geri kalmış ülkelerde ya da gelişmiş ülkelerdeki göçmen işçilere oldukça ağır şartlar altında ürettirilmektedir. Her ne kadar köleliğin yasak olduğu tüm insan hakları metinlerinde geçiyor olsa da, günümüzde hal daha kölelik şartlarında çalışan ve yaşayan milyonlarca insan olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Tüketicilerin bilinçlenmesiyle birlikte, kötü şartlarda işçi çalıştırdığı bilinen markaları boykot etmesiyle birlikte görece sıklaşmış olan denetimler, hala daha tüm dünyada uygulanması öngörülen temel insan haklarının yerine getirilmesini sağlayacak ölçüde değildir. Bunun sebebi, uluslararası düşünce kuruluşları ve uygulayıcı kuruluşlar vasıtasıyla hükümetlere sermaye grupları lehine baskı yapılmasına müsaade eden neoliberal politikalardır. [55]

            2.  Sosyal Etkiler

               a) Kadın ve Çocuk Emeği İstismarı

İnsan Hakları Evrensek Bildirgesi’nin 25. maddesinin 2. fıkrası ” Analık ve çocukluk özel ihtimam ve yardım görmek hakkını haizdir. Bütün çocuklar, evlilik içinde veya dışında doğsunlar, ayni sosyal korunmadan faydalanırlar” şeklinde düzenlenmiştir. [56] Bunun yanı sıra Bildirge’nin 26. maddesi çocuklar için temel eğitimi zorunlu koşar. ESKHS ‘nin 10. maddesi çocukların ve gençlerin sosyal ve ekonomik sömürüden korunmasını, çalışmada asgari yaş sınırının belirlenmesini ve çocuk yaşta çalıştırmanın yasaklanmasını, çocuklara özel koruma ve yardım önlemlerin alınmasını ön görmektedir.

Anayasamızda  Ailenin korunması ve çocuk hakları başlığına sahip 41. madde ” Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar. Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir. Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır. ” ifadeleriyle kadın ve çocukların korunmasına yönelik kuvvetli bir hukuki koruma öngörmüştür.[57]

Eğitim hakkını düzenleyen anayasanın 42. maddesi ” Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz…İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır.” ifadeleriyle İHEB hükümlerine paralel şekilde düzenlenmiştir.

Anayasanın 50. maddesi “Kimse, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz. Küçükler ve kadınlar ile bedenî ve ruhî yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar. ” hükümleriyle kadın ve çocuklara bir başka özel koruma getirmiştir.

Birleşmiş Milletler’in kadın ve çocukları korumaya yönelik 1949 tarihli İnsan Ticaretinin ve Başkalarının Fahişeliğinin Sömürülmesinin Bastırılması Sözleşmesi, 1956 tarihli Köleliğin, Köle Ticaretinin ve Köleliğe Benzer Kurumların ve Uygulamaların Kaldırılması Hakkında Ek Sözleşme, 1959 tarihli Çocuk Hakları Bildirisi,  1979 tarihli Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, 1989 tarihli Çocuk Hakları Sözleşmesi, 2000 tarihli ÇHS Çocuk Satışı, Çocuk Fahişeliği ve Çocuk Pornogrofisi Hakkında Seçmeli Protokolü  ve 2000 tarihli Sınır aşan Örgütlü Suça Karşı BM Sözleşmesine Ek, Özellikle Kadınların ve Çocukların Olmak Üzere, İnsan Ticaretinin Önlenmesi, Bastırılması ve Cezalandırılması Protokolü[58] gibi belgeleri mevcuttur. Tüm bu düzenlemelere rağmen hala daha kadınların ve çocukların korunması sağlanabilmiş değildir. Bu problemlerin devamının tek sorumlusu neoliberal politikalar olmamakla birlikte, neoliberal düşünce kuruluşlarının ve uygulayıcılarının sahip oldukları siyasi ve ekonomik güçler göz önünde bulundurulduğunda, bu ve benzeri problemlerle çok daha etkin şekilde mücadele edilebileceği söylenebilir. Ayrıca kadınların ve çocukların ekonomik olarak sömürülmelerinin doğrudan sorumluları yine bazı neoliberal politikaların uygulayıcılarıdır. En basitinden, yoğun şekilde çocuk ve kadın emeğinin istismar edildiği bilinen ülkelerde üretim faaliyetlerine devam edilmesi, istismar düzeninin devamına hizmet etmektedir.

 Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni isimli çalışmasında belirtildiği üzere, geleneksel evliliği düzenleyen özel mülkiyet yasalarının kurumsallaşmasıyla birlikte, kadınlar kocalarını yahut babalarının mülkiyeti haline gelerek köleleşmişlerdir. Kapitalizm her ne kadar ücret karşılığı çalışma imkanı sunmasıyla kadınların ekonomik özgürlüğe erişmesine imkan tanımış olsa da, getirmiş olduğu aile yapısıyla birlikte ev ve çocuk bakımı sorumluluğunu da kadınlara yükleyerek aynı zamanda kadınları çifte yük altında bırakmış olmuştur. [59]  Çalışan kadınlara uygulanan toplumsal cinsiyete dayalı ücret farklılığı hala daha ciddi oranda devam etmektedir. Kadınların en çok çalıştıkları alan tarım sektörüdür. Yoğunlukla ücretsiz aile işçisi olarak çalışmaktadırlar. Bunun yanında kayıt dışı ekonomilerde de yoğun olarak kadınların çalıştırıldığı görülmektedir. Tekstil atölyeleri, ev temizliği, hasta ve çocuk bakıcılığı ve fuhuş sektörü bu alanların başlarında gelmektedir. Eğitim seviyesi yüksek ve profesyonel meslek sahibi olan kadınların ev işlerini de yüksek oranda daha az gelişmiş ülkelerden gelen kadınlar yapmaktadırlar. Ya da geleneksel beklenti gereği, kadınlar çalışma hayatının içinde yer alsalar da ev işleri ve hasta/çocuk bakımı işleri yoğun olarak yine kadınlar tarafından görülmeye devam etmektedir.

Neoliberal politikaların sonucu olarak, çocuklar da yoğun şekilde çalıştırılmaktadırlar. Büyük markaların fabrikalarında, aile işlerinde, tarlalarda ve bilumum alanda çocuk emeğinin sömürüldüğü bilinmektedir. Yetişkin işsizlik sayısının çok yoğun olduğu yerlerde bile, çok daha ucuza mal edilebilen çocuk emeği, neoliberal rekabet koşullarının getirmiş olduğu şartlarda sömürülmeye devam edilmektedir. Bunun yanı sıra, dünya çapında 1 milyon dolaylarında çocuk sex işçisi olduğu tahmin edilmektedir. [60]

DELHI, INDIA – JANUARY 30, 2010(Photo by Daniel Berehulak/Getty Images)

Ülkemizde de kadına yönelik şiddetin oldukça yoğun olduğu, kadın emeğinin yasal yahut yasa dışı iş koşullarında yoğun şekilde sömürüldüğü; çocukların yoğun şekilde cinsel istismara maruz kaldığı ve çocuk emeğinin sömürülmesinin önünde yeterli mekanizmaların bulunmadığını söyleyebiliriz.

               b) Göç ve Kentsel Dönüşüm

İltica etmek bir insan hakkıdır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 14. maddesi bu hakkı şu şekilde düzenler: ” Herkes zulüm karşısında başka memleketlere iltica etmek ve bu memleketler tarafından mülteci muamelesi görmek hakkını haizdir “. [61]

Tarih boyunca insanlar daha iyi yaşam şartlarına kavuşabilmek için doğdukları toprakları terk ettiler. Ulaşım ve iletişimin ilerlemesiyle birlikte günümüz dünyasında göç daha da kolaylaştı. Göç hareketleri genel olarak kendi ülkelerinde savaş yahut siyasi istikrarsızlıklardan kaçanların ya da daha iyi bir yaşam standardı yakalamak isteyen insanların meydana getirdiği hareketliliklerdir. Göç sonucu, ev sahibi ülkeler ucuz iş gücüne sahip olma fırsatı yakalamaktadırlar. Ayrıca beyin göçü olarak tabir edilen eğitimli ve kalifiye kimselerin göçmesi de, ev sahibi ülkenin masraf yapmaksızın kalifiye çalışana sahip olması anlamına gelmektedir. Ancak yoğun şekilde göç alan ülkelerin yerlilerinin göçmenlere ikinci sınıf insan muamelesi yapmaları, göçmenlerin kendi gettolarında öbeklenmeleri, pek çok hukuki ve sosyal sorunu da beraberinde getirmektedir.

Her yıl milyonlarla ifade edilen sayılardaki insanların geri kalmış ve savaşların sürdüğü ülkelerden gelişmiş batılı ülkelere göç ettikleri bilinmektedir. Öyle ki, insan ticareti, uyuşturucu ve silah ticaretinden sonra en büyük paya sahip olan yasadışı sektör konumundadır.

In this photo provided on Thursday Feb. 12, 2015 by World Press Photo. (AP Photo/Massimo Sestini)

Neoliberal politikaların uygulanmaya başlamasıyla birlikte ihracata yönelik büyümeye kilitlenen, kamu işletmelerinin özelleştirildiği, kamu harcamalarının kısıldığı ve sosyal hizmetlerin gerilediği ekonomilerde işsizlikle karşılaşan ya da esnek emek piyasalarında  düşük ücretlere talim eden kişilerin daha iyi yaşam standartlarına erişebilmek için, maruz kaldıkları koşulların doğmasına sebep olan neoliberal güçlerin ülkelerine göçme eğilimleri elbette trajikomiktir. [62]

Border

Savaşlar, çevresel felaketler, yoksulluk ve kıtlıkla birlikte neoliberalizm milyonlarca işçi ve küçük köylünün yurtlarından göçmek zorunda bırakılmasına sebep olmuştur.[63] Yasadışı göç yollarında her yıl binlerce göçmen yaşamını yitirmekte, aylarca ve yıllarca çok kötü şartlar altında hayata tutunmaya çalışmaktadırlar. Diğer yandan mültecilik başvuruları kabul olmuş olan şanslı azınlıkların bile iltica ettikleri toplumlara adapte olabilmeleri çok uzun zaman alıp, başvuru süreçleri sonuçlanana  kadar tutuldukları kamplarda genellikle en temel insan hakları dahi ihlal edilmektedir.

İnsan haklarının özünü oluşturan eşitlik anlayışı, teorik olarak göçmenleri ve yabancıları da kapsamasına rağmen, hiç bir ülkede hak ve hizmetlerden tüm insanların eşit şekilde yararlanabildikleri söylenemez. Bu durumda etkili olan faktörlerin başında, göçmenlerin eşit şartlara sahip olmasının gözetilmesinden ziyade, ucuz iş görmelerinin karşılığında çokça hukuki ve insani olumsuzluğun görmezden gelinmesinin olduğu söylenebilir.

Kentsel dönüşüm ise, “kentsel sorunların çözümünü sağlayan ve değişime uğrayan bir bölgenin ekonomik, fiziksel, sosyal ve çevresel koşullarına kalıcı bir çözüm sağlamaya çalışan kapsamlı bir vizyon ve eylem” olarak tanımlanmaktadır. Kentsel dönüşüm kapsamı,  kentsel gerileme, yozlaşma, yoksullaşma, suçun artması ve sektörel değişimlere bağlı olarak görülen işsizlik gibi konuları içermektedir.[64]

Sermayenin küreselleşmesinde öneme sahip bankacılık, finans, sigortacılık, reklamcılık,medya ve pazar araştırmacığı gibi sektörlerdeki kuruluşların şehir merkezlerinde öbeklendikleri, buna karşılık sanayi kuruluşlarının şehirlerin dışında kaldıkları görülmektedir. Bununla birlikte yukarıda da izah edilmeye çalışıldığı üzere neoliberalizmin hüküm sürdüğü şehir merkezlerine kırsallardan yahut az gelişmiş ülkelerden yoğun göçler olmaktadır. Fabrikaların çevrelerinde konumlanmış olan işçi mahallerinin büyüyen şehirlerin içinde kalmış olmaları ve de göçle birlikte yeni oluşan banliyöler zamanla ortadan kaldırılmak istenmiştir. Büyüyen şehirlerde emlak değeri artan yerlerdeki eski yapılar yeni ve yüksek katlı yapılara dönüşüp, buralarda yaşayan dar gelirli kimseler de buralardan taşınmaya zorlanmaktadırlar. [65]Neoliberal politikaların sebep olduğu çarpık kentleşmeler ve bunların yine benzeri politikalarla kentsel dönüşümlere tabi tutulması süreçleri dünyanın çoğu yerinde farklı zamanlarda görülmektedir.

Ülkemizde ise yoğun bir iç göç yaşandığı bilinmektedir. Özellikle son yıllarda tarım ve hayvancılığın durma noktasına geldiği, tarımsal ve hayvansal ürünlerde ithalata dayalı bir anlayışın hakim olmaya başlandığı gözlemlenmektedir. Bu duruma gümrük politikası ve vergilendirme politikası gibi neoliberal politikaların sebep olduğu söylenebilir. Oysa Anayasanın ” Devlet, toprağın verimli olarak işletilmesini korumak ve geliştirmek, erozyonla kaybedilmesini önlemek ve topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alır. … Topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçiye toprak sağlanması, üretimin düşürülmesi, ormanların küçülmesi ve diğer toprak ve yeraltı servetlerinin azalması sonucunu doğuramaz. … ” şeklinde düzenlenmiş olan 44. maddesi, açık şekilde devlete bu alanda düzenlemeler yapma pozitif yükümlülüğünü getirmektedir.  Anayasanın Tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunması başlıklı 45. maddesi ise ” Devlet, tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, tarımsal üretim planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmak maksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır. Devlet, bitkisel ve hayvansal ürünlerin değerlendirilmesi ve gerçek değerlerinin üreticinin eline geçmesi için gereken tedbirleri alır.[66]şeklinde düzenlenmiştir. Anayasada yer alan bu hükümlerle çelişen neoliberal anlayışın uygulanması sonucu ülkemizde tarım ve hayvancılık ekonomisi bozulmuş ve dolayısıyla kırdan kente doğru yoğun bir göç hareketi yaşanmıştır. Bu düzensiz göçlerle birlikte şehirlerde de ciddi problemler yaşanmış ve kentsel dönüşüm uygulamalarına ihtiyaç duyulmuştur.

               c)  Sömürgeciliğin Devamı

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 4. maddesi ” Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bırakılamaz; kölelik ve köle ticareti her türlü şekliyle yasaktır.” şeklinde iken 5. maddesi ” Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tabi tutulamaz.” olarak düzenlenmiştir. [67] Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ise kölelik ve zorla çalıştırma yasağı 4. maddede düzenlenmiştir.

Anayasamızda kölelik yasağı 17. maddede düzenlenirken, zorla çalıştırma yasağı 18. maddede ” Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır.” ifadesiyle kısa ve net şekilde düzenlenmiştir.

Dünyadaki yaygın sömürgecilik hareketleri Portekizli kaşiflerin 15. yüzyılda Afrika’ya ulaşmasıyla başlamıştır. Geçtiğimiz yüzyıla kadar Avrupalı ülkelerce bütün kaynakları sömürülmüş olan Afrikalılar yüzlerce yıl köle olarak alınıp satılmışlardır. Sömürgeci devletlerin Afrika’dan fiilen çekilmelerinden sonra büyük bir yoksullukla baş başa kalan kıta, 1970’lerden sonra yapısal uyum programlarının uygulanmaya başlanmasıyla neoliberalizme entegre edilmeye çalışılmıştır. Doğal kaynaklar açısından oldukça zengin olan kıta, günümüzde uygulanan serbest piyasa politikası sonucu olarak yerel dinamiklerden ziyade büyük uluslararası firmalara hizmet etmeye devam etmektedir. Tarımsal ürün, elmas ve  petrol gibi sektörlerde kıtada batılı devletlerin egemenliği devam etmektedir. Kayıt dışı ekonominin de yoğun şekilde yer aldığı kıtanın yarısına yakını günlük 1 dolardan az ücrete çalışmaya devam etmektedir. Yüzyıllardır süren sömürgecilik faaliyetlerinin günümüzde form değiştirerek neoliberal politikalar aracılığıyla sürdürüldüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. [68]

Afrika kadar olmamakla beraber Orta Doğu, Asya ve Latin Amerika’da da benzeri senaryoların söz konusu olduğu bilinmektedir. [69]

Yakın tarihte Irak’a “özgürlük” götüren ABD, burada yüz binlerce insanın ölümüne sebep olup, Irak kamusal hizmetlerinin Amerikalı devletler öncülüğünde özelleşmesini sağlayarak, bu devleti zor kullanarak neoliberalizmin içine çekmiştir. [70] Görüldüğü üzere neoliberal politikalar, insan haklarına uygun olup olmadığına ve de sömürgeciliğe varılıp varılmadığı umursanmadan zor kullanarak dahi olsa hayata geçirilebilmektedir.

                d)  Şiddet Olayları

Neoliberalizmin kamu harcamalarını azaltması, işsizliğe göz yumması, sömürgeciliğe finansal yöntemlerle devam edilmesine zemin hazırlaması ve düşünce kuruluşları ya da uluslararası uygulayıcı kuruluşları arcılığıyla hükümetlere aldırmış olduğu kemer sıkma politikaları yahut özelleştirme kararları sonucu olarak, halklar sıklıkla isyan etmektedirler.

Bu isyanlar doğrudan şiddet olayları olarak başlamamakta, evvela temel insan haklarından ifade özgürlüğü ve devamı niteliğindeki toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarının kullanılmasını takip eden orantısız ve hukuksuz devlet kolluk kuvveti müdahalelerinin akabinde ortaya çıkmaktadır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinin 19. maddesi ifade hürriyeti hakkını şu şekilde düzenlemektedir: ” Her ferdin fikir ve ifade hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malumat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek ve yaymak hakkını getirir“. [71] AİHS ise ifade özgürlüğünü 10. maddede; dernek kurma ve toplantı özgürlüğü hakkını 11. maddede ele almaktadır. [72]

Anayasmızın 26. maddesi düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini düzenlerken, 34. maddesi ” Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir. ” ifadeleriyle toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını tanımaktadır. [73]

Yoksullaşan, işsiz kalan, eğitim ve sağlık hizmetlerinden düzgün faydalanamayan, banliyölerde kötü şartlarda yaşayan kişiler, hükümetlerinin neoliberal politikalara onay vermiş olmalarını bireysel ya da kolektif eylemlerde eleştirmektedirler.

Neoliberal düşünce kuruluşları, batılı ülkelerde görünürde demokratik hükümet sistemlerini desteklemekle birlikte, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde totaliter rejimlerle de işbirliği içine gidebilmektedirler. Serbest piyasa koşullarının yaratılabilmesi yeterli görülüp, bu ülkelerde en temel insan haklarına dahi uyulmamamsı bu kuruluşlar tarafından ciddi bir problem olarak algılanmamaktadır. Bunun yanında, neoliberal politikalara karşı olan demokratik siyasi gruplara karşı neoliberalizmin uygulayıcısı olmayı taahhüt eden antidemokratik siyasi gruplarla iktisadi işbirliği ve yardımlaşmaya gidilmektedir.

Protesto gösterilerinin olması için ortada iki farklı odak arasında bir anlaşmazlık olmalıdır. Bu anlaşmazlıkta genel olarak devletten talep ettiği hakların edinilememesi sonucunda çıkar gruplarının ortaklaşa şekilde eylemler organize ettiği görülür. [74]

Neoliberal politikalara karşı ya da bu politikaların devamı olarak 2005′ Fransa’da Banliyö eylemleri; 2008’de Yunanistan/Atina ayaklanmaları; 2009’da Tayland’da ‘kırmızı gömlekliler’ in eylemleri; 2010 yılında başlayıp etkileri halen devam etmekte olan ve Tunus, Mısır, Libya, Bahreyn, Yemen ve Suriye’de etkili olan ve diktatörlüklere karşı söylemlere dayanan ‘Arap Baharı’ eylemleri/iç savaşları;[75] 2013’de Türkiye’de görülen ve çevreci söylemlere dayanan Gezi Parkı ayaklanmalarıve2018 de Fransa’da başlayıp hala daha devam etmekte olan ‘Sarı Yelekliler’ eylemleri görülmektedir.

Son dönemde ortaya konan kolektif eylemlerin büyük çoğunluğunun kaynağını neoliberalizm karşıtlığı oluşturmaktadır. Tepkilerin temelinde küreselleşmenin getirdiği sonuçların eleştirisi yer almaktadır. [76]

Tüm eylemlere karşı devletlerin müdahale etmeleri üzerine eylemler can ve mal kayıplarının yaşandığı büyük şiddet olaylarına ve hatta iç savaşlara dönüşmektedir. Her bir şiddet olayının ortaya çıkmasının sebepleri ve her olayın özellikleri birbirinden farklı olsa da, temelde neoliberal politikalar sonucu ortaya çıkan ekonomik ve siyasi krizlere karşı girişilen halk ayaklanmalarının çoğunlukla devletlerce insan haklarına aykırı şekilde bastırıldıkları görülmektedir. Bu olaylarda çok sayıda insan yaşamını yitirmektedir.

Syrian War

Şiddet olaylarına dönüşen protesto gösterilerine karşı ülkemizde ve dünyada ne anayasal hükümlere ne de İHEB hükümlerine riayet edilmediği; ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkı gibi hakların fiilen tanınmadığı görülmektedir. Bunun sebebi olarak yine neoliberal politikaların baskısı gösterilebilir. Elbette burada evrensel neoliberal politika uygulayıcıları kadar yerel hükümetler de kusurludur.

            3. Çevresel Etkiler

BM ESKHS 12. maddesinde taraf devletlere çevresel ve sanayi sağlık şartlarının iyileştirilmesi ödevi getirilmiştir.[77] Ancak sözleşmenin tarafı olan ülkelerden hemen hiç birisinin bu sorumluluğu yerine getirmek gibi bir kaygısı olduğu görülmemektedir.

Anayasamızın  Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması başlıklı 56. maddesi ise ” Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir… ” ifadeleriyle düzenlenmiştir. [78]

Neoliberal sağlık poitikaları kamu sağlığı problemlerini sosyal anlamda konu almaz

*Makale 2019 yılında kaleme alınmış olduğundan Covid-19 salgınının neoliberalizmle ilişkisi bu incelemede yer almamıştır. Bu ilişki ayrı bir araştırmanın konusudur.

Neoliberal politikaların en önemli ve güncel çevresel sonucunun küresel ısınma olduğu söylenebilir. Karbon gazı salınımının tüm uyarılara rağmen artarak devam etmesi üzerine ozon tabakasının incelmesi gezegenin ortalama sıcaklığını arttırmaktadır. Neoliberal üretim anlayışıyla beraber 2000 yılı sonrasındaki yıllık emisyon oranındaki yıllık %3 lük artış sebebiyle küresel ölçekte karbondioksit artışı biyosferde çöküşe yol açmaya devam etmektedir. Kevin Anderson’un tahminine göre, üretimin ve karbon salınımını bu şekilde devam etmesi halinde 50 yıl içerisinde ortalama sıcaklık 4 derece kadar artabilir.[79] Küresel sıcaklığın 1 derece dahi artacak olması çok ciddi hastalıklara, kuraklıklara, bazı türlerin yok olmasına ve geri dönüşü olmayan problemlere yol açabilecektir. Küresel ısınmaya engel olmak amacıyla ortaya konulmuş olan Kyoto Protokolü’nü ise ABD ve Çin gibi neoliberalizmin en büyük uygulayıcıları imzalamayı kabul etmemektedirler. Tüm gezegenin sonunun çok hızlı bir şekilde gelmesine sebep olabilecek böylesine büyük bir tehdide karşı bile neoliberal politikaların bırakılamıyor oluşu, neoliberal düşünce sisteminin gözden geçirmesi gereken ciddi noktalar olduğunu ortaya koymaktadır. Neoliberalizm, karbon salınımı kotalarının dahi ticaretini yapabilmeyi olanaklı kılabilecek kadar sermaye lehine kullanışlı olmasına rağmen, doğanın tahribine karşı herhangi bir önleme mekanizmasına sahip değildir. Neoliberal sitem içerisinde yaşayan bireyler de, tüketim alışkanlıkları dolayısıyla küresel ısınma gibi çevresel problemlere karşı sorumlu durumda bulunmaktalar.

Yine aynı neoliberal sitem içerisinde büyük bir çevreci piyasanın da var olduğu bilinmektedir. Aynı şirketler hem çevre sorunlarına sebep olurlarken hem de çevreci ürün satmaktan da geri kalmamaktadırlar. Bu noktada tüketicilerin gerçekten çevreci politika takip eden girişimleri tercih etmeleri önem arz etmektedir.

Küresel ısınmanın yanı sıra, neoliberalizmin kâr odaklı politikaların sonucu olarak ormanların kontrolsüzce kesilmeleri ve yok edilmeleri, motorlu taşıtların sebep olduğu şehirlerdeki hava kirliliği, sanayi kuruluşlarının sebep olduğu su/hava/toprak kirlilikleri ile yaşam alanlarının yok edilmesi ile bir çok türün yok edilmesi ve bunun sonucu olarak da doğal dengelerin bozulması başlıca çevresel sorunlar olarak sayılabilir. [80]

Artan dünya nüfusunun besin ihtiyacını karşılamak üzere başvurulan endüstriyel yöntemler de çevreciler tarafından yoğun olarak eleştirilmektedir.

Temiz bir çevrede yaşamak bir insan hakkıdır ancak günümüzde bu hakkın tesis edilmesi pratikte maalesef mümkün olmamaktadır.

SONUÇ

Neoliberalzim ile insan hakları anlayışının siyasi ve medeni haklar bağlamında uyuştuğu görülürken, ekonomik ve sosyal hakların birey özgürlüğünü olumsuz etkileyecek bir devlet formu getireceğini savunan noeliberal görüş, bu haklar bağlamında insan hakları anlayışının dışına çıkar. Neoliberal özgürlük anlayışı ile insan haklarının özgürlük anlayışı birbirinden farklıdır. Neoliberal anlayışta kapitalist şirketlerin özgürlüğü bireylerin özgürlüğüne ve insan haklarının ekonomik ve sosyal kısımlarına yeğ tutulmaktadır. Bu yönüyle de insan hakları savunucuları tarafından eleştirilmektedir. [81]

İnsan hakları hukuku, uluslararası belgeler aracılığıyla devletlere pozitif yükümlülükler getirmektedir. Ancak refah devletinin küçülmesinden yana olan neoliberalizm, devletlerin bu yükümlülüklerini yerine getirme kudretinin zayıflamasına sebep olur. Bunun yanında birçok kamusal hizmetin özelleştirilmesini savunan neoliberalizm, devletlerin insan haklarını ihlal etmeme pozitif yükümlülüğünü sağlamak için gerekli olan kontrol mekanizmasının maliyetinin de artmasına sebep olmaktadır. Bu durumun çevrenin korunması, iş sağlığı ve güvenliği, kadınların ve çocukların istismarının engellenmesi gibi kritik konularda olumsuz sonuçları olabilmektedir. [82]

Neoliberalizm, serbest pazar ekonomisinin doğal zorunluluk ve en üretken yol olduğu düşünsel kabulüne dayalıdır. Oysa pazar ekonomisi liberal görüşün kurgusudur. Bu ekonomik modelin uygulanması için onlarca düşünce ve finans/ticaret/politika kuruluşu faaliyet göstermekte olduğundan, doğal bir zorunluluk olduğundan bahsedilemez. Diğer yandan hem maksimum üretim gelişkin bir toplumun en ilerici ve nihai amacı olmaktan uzak olup en üretken yöntemin neoliberal piyasa şartlarının olmadığı tarihte görülmüştür.  Günümüzde sosyal adaletin ve insan haklarının göz ardı edildiği bir ekonomik anlayışın sorunsuz şekilde devam etmesini beklemek pek makul değildir.

Kontrolsüz neoliberal ekonomi politikalarının 1997 Asya Krizi ve 2008 Küresel Finans Krizine sebep olduğu görülmüştür. İçinde olduğumuz süreçte de dünyanın pek çok bölgesinde şiddetli savaşlar ve yoğun insan hakları ihlalleri yaşanmaktadır. Yoksulluk ve açlık hala daha bir çok devletin boğuştuğu başlıca problemler olmaya devam etmektedir. Yine dünyanın büyük çoğunluğunda eğitim ve sağlık gibi temel hizmetlere insanların erişimi oldukça kısıtlıdır. Sivil toplum kuruluşlarının yardım faaliyetleri bu yapısal problemleri çözmekten çok uzaktadırlar. Ülkemizde de yüksek döviz kurları, yüksek işsizlik, yüksek enflasyon, yüksek cari açık gibi ekonomik problemler ile bu problemlerin devamı olarak bir çok siyasi, hukuki ve sosyal problemler yaşanmakta; bu problemlerin de bir çok insan hakkı ihlaline sebep olduğu görülmektedir. Öte yandan batılı değerler üstüne kurulu olan neoliberalizmin küreselleşme dayatması, dünyadaki diğer kültürlerin dokusuna tahribata da sebep olmaktadır. Bu noktada kültürel görecelilik eleştirilerinin de dikkate alınması gerektedir.

Tüm bu durumlar alt alta konulduğunda görülen o ki, gerek İHEB hükümleri gerekse Anayasa hükümleri hem ülkemizde hem de dünyamızda gerektiği gibi uygulanamamaktadır.

Sonuç olarak belirtmek gerekir ki, ulusal ve uluslararası insan hakları belgeleri ve mevzuat hükümlerinin derhal uygulanması ve neoliberalizmin insan haklarıyla çelişen sonuçlar doğuran politikalarının yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.

KAYNAKÇA

Kitaplar

(ed.) AKALIN, Gülsüm- AKALIN, Uğur Selçuk; Neoliberal İktisadın Marksist Eleştirisi, Kalkedon Yayıncılık, İstanbul 2009.

ATAAY, Faruk; Neoliberalizm ve Devletin Yeniden Yapılandırılması, De Ki Basım, Ankara 2007

ÇAKMAK, Ahmet – SAAD FİLHO- Alfredo- MACEWAN, Arthur-  DUMÊNIL, Gêrard – LÊVY, Dominique – PANITCH, Leo; Neo Liberalizme Karşı Ortak Savunma, Kalkedon Yayınları, İstanbul 2006.

GEMALMAZ, Mehmet Semih; Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş, Cilt 1, 8. Baskı, Legal Yayıncılık, İstanbul 2012.

GÖZLER, Kemal;  İnsan Hakları Hukuku, Ekin Yayın, Bursa 2017.

HEKİMOĞLU, Mehmet Merdan; Anayasa Hukukunda Karşılaştırmalı “Demokratik Hükümet Sistemleri” ve Türkiye, Detay Yayıncılık, Ankara 2009.

İnsan Hakları Mevzuatı; 23. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2018.

KOZANOĞLU, Hayri- GÜR, Nurullah- ÖZDEN, Barış Alp;  Neoliberalizmin Gerçek 100’ü, 2. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul 2008.

PEACOCK, Alan;  “The Political Economy of Economic Freedom”,  Edward Elgar Publushing, Glos 1997.

PREDELLA, Lucia – MAROIS, Thomas; Kutuplaştıran Kalkınma/ neoliberalizme karşı alternatifler ve kriz, NotaBene Yayınları, Ankara 2014.

(çev.) SATILGAN, Nail;  Marksist İktisat El Kitabı, Yordam Kitap, İstanbul 2008.

SEFERIADES, Seraphim – JHONSTON, Hank;  Violent Protest, Contentious Politics, and the Neoliberal State, Ashgate Publishing, Farnham 2012.

Makaleler

ATAAY, Faruk – KALFA, Ceren; “Küreselleşme, Neoliberalizm ve Demokrasi”, Alternatif Politika Dergisi, C.4, S.3, Kasım 2012.

(çev.) ERGÜDEN, Işık;  “Sivil Toplum Örgütleri Neoliberalizmin Araçları mı, Halka Dayalı Alternatifler mi?”, Demokrasi Kitaplığı, İstanbul 2001.

FREEMAN, Micheal – Çev. EVRAN TOPUZKANAMIŞ, Şafak;  “Neoliberal Politikalar ve İnsan Hakları”, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, C:17, S:2, İzmir 2016.

HARVEY, David – Çev. ÇAMUROĞLU ÇIĞ, Eylem- ÇAMUROĞLU, Ünsal Çığ;  “Yaratıcı Yıkım Olara Neoliberalizm”, Atılım Sosyal Bilimler Dergisi, Vol 2, No 2, Mersin 2012.

KURMUŞ, Orhan; “Türkiye’de Neoliberalizm”, Mülkiye Dergisi, C.34, S. 268, 2010.

ÖZGÜN, Yasemin; “Neoliberalizm ve Göç Olgusunun Değişen Yüzü”, Toplum ve Hekim Dergisi, C.25, S.4, Temmuz- Ağustos 2010.

ÖZUĞURLU, Aynur; “Neoliberalizm ve Feminist Politikada “Sınıfsal Toplum Arayışlar””, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, C. 67, No: 4, 2012.

ŞEN, Birsen; “”Kentsel Dönüşüm”: Kavramsal Karmaşa ve Neoliberalizm”, İktisat Dergisi, Özel Sayı: 499,  İstanbul Eylül-Ekim 2018.

YILDIRIM, Yavuz; “Neoliberalizme Karşı Demokrasi: Ortak Olanı Yeniden Kurmak İçin Mücadele”, Marmara Üniversitesi Siyasi Bilimler Dergisi, C.6, S.1, Mart 2018.

İnternet Kaynakları

ÇELİKEL DANIŞOĞLU, Ayşe;  Küreselleşmenin Gelir Eşitsizliği ve Yoksulluk Üzerindeki Etkileri

http://acikerisim.ticaret.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/11467/241/M00072.pdf?sequence=1&isAllowed=y  (19.04.2019)

İLDENİZ, Beste;  Neoliberalizm Ekseninde Sağlığın Metalaşması https://www.academia.edu/35530873/Neoliberalizm_Ekseninde_Sa%C4%9Fl%C4%B1%C4%9F%C4%B1n_Metala%C5%9Fmas%C4%B1. (23.04.2019)

KOÇ, Cansu;  Neoliberalizmde Devlet ve Kamusal Alan Üzerine Bir Bakış

http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2015-117-1460 (23.04.2019)

T.C. Anayasası

 https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa_2018.pdf. (22.04.2019)

Washington Uzlaşması, http://documents.worldbank.org/curated/en/556471468265784712/Beyond-the-Washington-Consensus-institutions-matter  (19.04.2019)


[1] Ed. AKALIN, Gülsüm- AKALIN, Uğur Selçuk, Neoliberal İktisadın Marksist Eleştirisi, Kalkedon Yayıncılık, İstanbul 2009, s.12.

[2] FREEMAN, Micheal, Çev. EVRAN TOPUZKANAMIŞ, Şafak, Neoliberal Politikalar ve İnsan Hakları, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, C:17, S:2, İzmir 2016, s. 166.; HEKİMOĞLU, Mehmet Merdan, Anayasa Hukukunda Karşılaştırmalı “Demokratik Hükümet Sistemleri” ve Türkiye, Detay Yayıncılık, Ankara 2009, s.9-10.

[3] FREEMAN, s.167.            

[4] FREEMAN, s.168.

[5] FREEEMAN, s.168.

[6] PEACOCK, Alan, The Political Economy of Economic Freedom, Edward Elgar Publushing, Glos 1997, s.20-22.

[7] AKALIN- AKALIN, , s.11-13.

[8] AKALIN-AKALIN, s.13-17; FREEMAN, s.170.

[9] FREEMAN, s.172.

[10] KOZANOĞLU, Hayri- GÜR, Nurullah- ÖZDEN, Barış Alp, Neoliberalizmin Gerçek 100’ü, 2. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul 2008, s.13.

[11] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.14.

[12] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.13.

[13] HARVEY, David, Çev. ÇAMUROĞLU ÇIĞ, Eylem- ÇAMUROĞLU, Ünsal Çığ, Yaratıcı Yıkım Olara Neoliberalizm, Atılım Sosyal Bilimler Dergisi, Vol 2, No 2, Mersin 2012, s.68.

[14] ÇELİKEL DANIŞOĞLU, Ayşe, Küreselleşmenin Gelir Eşitsizliği ve Yoksulluk Üzerindeki Etkileri, İstanbul Ticaret Üniversitesi Dergisi,s.219.

http://acikerisim.ticaret.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/11467/241/M00072.pdf?sequence=1&isAllowed=y, 19.04.2019.  ;

Washington Uzlaşması, http://documents.worldbank.org/curated/en/556471468265784712/Beyond-the-Washington-Consensus-institutions-matter, 19.04.2019.

[15] KURMUŞ, Orhan, Türkiye’de Neoliberalizm, Mülkiye Dergisi, C.34, S. 268, 2010, s.19.

[16] KURMUŞ, s.21.

[17] FREEMAN, s.174.

[18] FREEMAN, s.174.

[19] İş dünyası veya devlet politikaları konularında uzman bir grubun disiplinler arası çalışmalar yaparak düşünce ürettikleri organizasyonlardır. Sivil toplum kuruluşu formatında olabilecekleri gibi  hükümetler veya şirketler tarafından desteklenmeleri de mümkündür.

[20] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.15-16.

[21] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.16-18.

[22] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.15-16.

[23] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.311.

[24] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s. 33-36.

[25] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.15-16.

[26]KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.39-44.

[27]KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.50-65.

[28] Çev. ERGÜDEN, Işık, Sivil Toplum Örgütleri Neoliberalizmin Araçları mı, Halka Dayalı Alternatifler mi?, Demokrasi Kitaplığı, İstanbul 2001, s.11.

[29] Sivil Toplum Örgütleri Neoliberalizmin Araçları mı, Halka Dayalı Alternatifler mi?, s.44.

[30] Sivil Toplum Örgütleri Neoliberalizmin Araçları mı, Halka Dayalı Alternatifler mi?, s.46.

[31] GÖZLER, Kemal, İnsan Hakları Hukuku, Ekin Yayın, Bursa 2017, s.101.

[32] GÖZLER, s.35.

[33] T.C. Anayasası, https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa_2018.pdf. (22.04.2019)

[34] GEMALMAZ, Mehmet Semih, Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş , Cilt 1, 8. Bası, Legal Yayınevi, İstanbul 2012, s.3.

[35] PREDELLA, Lucia- MAROIS, Thomas, Kutuplaştıran Kalkınma/neoliberalizme karşı alternatifler ve kriz, NotaBene Yayınları, Ankara 2014, s.246-248.

[36] GEMALMAZ, s.83.

[37] GEMALMAZ, s.89.

[38] İnsan Hakları Mevzuatı,23. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2018, s.157-158.

[39] GEMALMAZ, s. 335-336.

[40] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.225. ; ÇAKMAK, Ahmet- SAAD FİLHO- Alfredo- MACEWAN, Arthur-  DUMÊNIL, Gêrard- LÊVY, Dominique- PANITCH, Leo, Neo Liberalizme Karşı Ortak Savunma, Kalkedon Yayınları, İstanbul 2006, s. 41-48. 

[41] çev. SATILGAN, Nail, Marksist İktisat El Kitabı, Yordam Kitap, İstanbul 2008, s.36-37.

[42] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.226.

[43] Marksist İktisat El Kitabı, s.46.

[44] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.227.

[45] İnsan Hakları Mevzuatı, s.185.

[46] İnsan Hakları Mevzuatı, s.157-158.

[47] İnsan Hakları Mevzuatı, s.161.

[48] T.C. Anayasası

[49] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.230-233.

[50] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.233.

[51] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.233-235.

[52] KOÇ, Cansu, Neoliberalizmde Devlet ve Kamusal Alan Üzerine Bir Bakış, s.113.

http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2015-117-1460

[53] ATAAY, Faruk, Neoliberalizm ve Devletin Yeniden Yapılandırılması, De Ki Basım, Ankara 2007, s.81-91.

[54] İLDENİZ, Beste, Neoliberalizm Ekseninde Sağlığın Metalaşması, Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, Sağlık Sosyolojisi, 2015.

https://www.academia.edu/35530873/Neoliberalizm_Ekseninde_Sa%C4%9Fl%C4%B1%C4%9F%C4%B1n_Metala%C5%9Fmas%C4%B1. (23.04.2019)

[55] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.241-244.

[56] İnsan Hakları Mevzuatı,s.158.

[57] GEMALMAZ, s. 335.

[58] GEMALMAZ, s.643-765.

[59] PREDELLA- MAROIS, s.141; ÖZUĞURLU, Aynur, Neoliberalizm ve Feminist Politikada “Sınıfsal Toplum Arayışlar”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, C. 67, No: 4, 2012, s.129-132.

[60] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.235-238.

[61] İnsan Hakları Mevzuatı, s.155.

[62] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.249-252.

[63] ÖZGÜN, Yasemin, Neoliberalizm ve Göç Olgusunun Değişen Yüzü, Toplum ve Hekim Dergisi, C.25, S.4, Temmuz- Ağustos 2010, s. 245-253.

[64] ŞEN, Birsen, “Kentsel Dönüşüm”: Kavramsal Karmaşa ve Neoliberalizm, İktisat Dergisi, Özel Sayı: 499,  İstanbul Eylül-Ekim 2018, s. 34.

[65] ŞEN, s.34-40; KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s. 275.

[66] T.C. Anayasası

[67] İnsan Hakları Mevzuatı, s.153.

[68] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.246-249.

[69] ÇAKMAK- SAAD FİLHO- MACEWAN- DUMÊNIL- LÊVY- PANITCH, s. 41-48. 

[70] HARVEY, s.70.

[71] İnsan Hakları Mevzuatı, s.156.

[72] İnsan Hakları Mevzuatı, s.166-167.

[73] T.C. Anayasası

[74] SEFERIADES, Seraphim- JHONSTON, Hank, Violent Protest, Contentious Politics, and the Neoliberal State, Ashgate Publishing, Farnham 2012, s.5.

[75] SEFERIADES-JHONSTON, s.104-116.

[76] YILDIRIM, Yavuz, Neoliberalizme Karşı Demokrasi: Ortak Olanı Yeniden Kurmak İçin Mücadele, Marmara Üniversitesi Siyasi Bilimler Dergisi, C.6, S.1, Mart 2018, s.131.

[77] GEMALMAZ, s.336.

[78] T.C. Anayasası

[79] PREDELLA-MAROIS, s.160.

[80] KOZANOĞLU-GÜR-ÖZDEN, s.238-241.

[81] FREEMAN, s.175.

[82] FREEMAN, s.180.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here