Barış Nerede Başlar?

Barış, savaşın yokluğu anlamına gelmez, o bir erdem, bir ruh hali, bir iyilik, itimat ve adalet duygusudur.”

Demiş Baruch Spinoza… Doğduğumuz andan itibaren, içinde büyüdüğümüz atmosferin bize dayattığı, bir çoğu hayati ve anlamlı, bir çoğu ise nedensiz ve sorgulamaya yanaşmadığımız yaşam stillerine, kamufle oluyoruz. Burada neyin gerekli neyin gerekli olmadığının ayrımı ise maalesef ince çizgilerle bile çizilmiş değil. Sorular sormadan cevapları öğrenemeyeceğimiz gibi soruları sormaya gelene kadar, bir sürü barikatla zehirleniyoruz. Bu toksik düşünceleri bir an olsun anlamlandırmaya çalıştığımız anda ise, önce barikatları aşıp sonra sorular sormaya başlayabiliyoruz ki cevaplara sıra gelsin. Bu biraz klişe ama sabrı öğrenmekte sabır işi oluyor. Ve baktığımız yerden ilerlemek kesinlikle bir sabır işidir. O yüzden her yerde ve her zaman insanoğlunun emek verdiği bu koca kolektif, bizden ne bekliyorsa onu öğreniyor, uyguluyor, çoğu zaman sorgulamıyor, en kötüsü her zaman ilerlediğimizi düşünüyoruz.

Sessizlerin sesi olmayı, adaletsizliklere karşı birlik olmayı, özgürleşmeyi, yediğimiz yemeği paylaşmayı, hayvanları sevmeyi, kin tutmamayı, hangi dilden ırktan olursa olsun sevmeyi, çocuklarımıza cinsiyetçi olmamayı öğretmeyi, en iyi anne, en iyi baba, en iyi sevgili, en eğlenceli arkadaş, en iyi dost, en iyi çalışan,en iyi patron olmayı öğreniyoruz, öğretiyoruz, yayılıyoruz ve kesinlikle iyi işler başarıyoruz. Normallerin dışında normalleşmeyi istiyoruz sanki.   

Bunların hepsinden, birer geri bildirim olarak aldığımız; şefkatin, öz saygının, güvenin, karşılıklı sevmenin, hazzın tatlarına ise doyum olmuyor. Mükafatlarımızı tek tek gösteriyoruz gelecek nesillere. Çünkü bunlar bizim. Emek verip kazandığımız artık sahip olduğumuz şeylerdi. Kendimizden başka kimse de bize, ne barış, ne sevgi, ne özgürlük getiremezdi.

Bazı kavramları ötekileştirdiğimiz, hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz, bir sürü şeyden birisi, yukarıda da saydığım bizi ilerleten şeylerden birisiyse eğer? Ne derdiniz… En canlı kanlı, yürüyen, nefes alan, algılayan, tepki veren, koşan ama bizimle ortak bir dil anlatısı olmayan hayvanlardan bahsediyordum. Hayvanları sevmek derken kastettiğimiz şeyin aslında “kedi ve köpekleri sevmek” olduğu alt metnini hepimiz biliyoruz ama görmüyoruz.   Ortak bir dil anlatımız olmadığı için de, kesinlikle düşünmediğini, bir takım duygulardan yoksun olduğunu varsayıyoruz. Kedi ve köpeklerimiz de bizimle konuşamamasına rağmen onların yaşadığı duygulardan heyecanlanıp, duygulanıp bir paylaşım yaratabiliyoruz ama konu bir ineğe, bir kuzuya geldiğinde bu üstün duygu anlayışımızı aktaramıyoruz. Sanki kocaman bir ket vurulmuş ve bu böyle olmak zorundaymış gibi bir algıyla, adeta ilerlemek için geriye doğru hareket ediyoruz.

“İnsan diğer varlıkların acımasız yok edicisi olduğu sürece sağlık ya da barış nedir bilmeyecektir. İnsanlar hayvanları katlettiği sürece birbirlerini öldüreceklerdir.”

Demiş Pisagor da… O zaman bu ötekileştirdiğimiz hayvanları birer nesne, obje, yemek haline getirerek bunu meşru kılmak ve bundan zevk almayı öğrenmek miydi doğru olan? Bu olmayan bir yetiden fayda sağlamaya çalışmanın en zekice olanı mıydı? Bir insana olsaydı “taciz, tecavüz, canilik, çıkarcılık” diyeceğimiz kavramlar değil miydi bunlar? Kaçabilseydi koşacak, yüzecek ve uçacak bir varlık değil mi tabaklarımızdaki şeyler? Şikayetçi olmadığı için, ortadaki durumun doğru olduğunu gösteren bir düz mantık, lise de öğrendiğimiz p ve q denklemlerinden bile çıkmıyor burada maalesef.

Asıl kötü olan bu yanılgıyı, çeşitli dinlerin, çeşitli grup etkinliklerinin, toplu eğlencelerin yani hazzın, zevk aldığımız şeylerin altına koyarak olayın özünü tamamen unutturmak olmuştur. Halbuki ne kadar az şeye sahip olursak o kadar az şey de bize sahip olurdu… İnsanların insanları yiyip yamyam olduğu zamanlardan, insanların hayvanları yiyip hayvan olduğu zamanlara geldik. Hayvan kelimesine de alınmayınız. Zaten öyle bir şey yok ki. Altını yine siz doldurunuz. Zira insan diye de bir şey yoktur hayvanlardan sonra. Artık sizi de gördüğü halde duyamayanlara, o güzel dilinizi kullanarak kurduğunuz cümleleri anlayamayanlara, pek üzülmeyiniz. Barış önce tabağınızda başlar afiyet olsun.

Ve son olarak;

“150 yıl önce köleliğin biteceğini savunsaydın saçmaladığını söylerlerdi. 100 yıl önce kadınların oy verme hakkının olduğunu söylediğinde sana gülerlerdi. 50 yıl önce Afrika kökenli Amerikalıların kanunlar önünde eşit haklara sahip olması fikrine itiraz ederlerdi. 25 yıl önce eşcinsel haklarını savunduğunda sana sapık derlerdi. Bugün hayvan köleliğinin sona ereceğini iddia ettiğimizde bize gülüyorlar, ama bir gün gülemeyecekler.”

Gary Smith

Eylül Büşra Güner
Eylül Büşra Güner
9.9.94 doğumlu Eskişehir iktisat mezunu bağımsız denetçiyim. Şifa bağımlısı bir veganım.

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Spotıfy

POPÜLER YAZILAR

NEOLİBERALİZME İNSAN HAKLARI PENCERESİNDEN BAKIŞ

Neoliberalzim ile insan hakları anlayışının siyasi ve medeni haklar bağlamında uyuştuğu görülürken, ekonomik ve sosyal hakların birey özgürlüğünü olumsuz etkileyecek bir devlet formu getireceğini savunan noeliberal görüş, bu haklar bağlamında insan hakları anlayışının dışına çıkar. Neoliberal özgürlük anlayışı ile insan haklarının özgürlük anlayışı birbirinden farklıdır. Neoliberal anlayışta kapitalist şirketlerin özgürlüğü bireylerin özgürlüğüne ve insan haklarının ekonomik ve sosyal kısımlarına yeğ tutulmaktadır.

LİLİTH: “9 KERE LEYLA”NIN HATIRLATTIĞI BİR KADIN

Lilith’in savunmasıyla başlayan film Leyla’nın ölümsüz Lilith’e dönüşmesi ve bize hikayesini anlatmasıyla son buluyor. Ne yaparsa yapsın şeytanlaştırılmaktan kurtulamayan Lilith bir de böyle deneyeyim, erkeklerin istediği gibi olayım diye domestik rolleri kabul etmiş, evinin kadını olmaya razı gelmiştir. Ancak böyle yaptığında da yine sonuç aynıdır. Oğlu bile onun düşmanı olarak karşısındadır. Neden? Oğul da bir erkektir de ondan.

“Yapmama”nın gücü adına

Bazen yapmamalı ve durmalıyız ki yeniden harekete geçmek için güç toplayalım, bazen yüklerimizi boşaltmalıyız ki yeni fikirler, hayaller için bahçemizde yer açılsın, bazen ölmeliyiz ki yeniden doğabilelim, bazen susmalıyız ki doğru zamanda doğru şeyler söylemek, kelâm etmek için alan açılsın...
X