“LGBTİ+lar devrimci Marksist bir örgütün pasif siyaset alıcıları değiller”-Canan Şahin ile Söyleşi

“LGBTİ+lar devrimci Marksist bir örgütün pasif siyaset alıcıları değiller”

Sosyalistler, feministler ve Queer hareket arasında dönem dönem alevlenen, kimlik ve sınıf ilişkisi, cis-heteronormatif* ataerki ve sınıf mücadelesi ekseninde süregelen tartışmaya dair Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) ve Kanada Queens Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi doktora öğrencisi ve queer aktivizmde yer almış sosyalist Canan Şahin ile konuştuk. Canan, cinsiyetçilikle mücadeleye karşı direnç göstermenin sınıf çıkarına da olamayacağı söylerken, işsizlik gibi sınıf meselelerinden kadınların ve LGBTİ+ların daha fazla etkilendiğini vurguluyor.

Nilüfer Bulut

LGBTİ+ hareketi, feminist hareket ve Sol hareket arasında dönem dönem artan tartışmalar söz konusu. Bu tartışmaların temelde birden fazla odak noktası bulunsa da bu tartışmaların odağında yer alan kişiler için durum göründüğünden daha karmaşık. Sol mücadelede feminist harekete ve LGBTİ+lara dair tartışmalar ve bu hareketlerde de sola yönelik eleştiriler yapılmaya devam ediyor. Kimi zaman sol hareketin feminist ve LGBTİ+ hareketlerini burjuva olmakla suçladığı kimi zaman ise feminist ve LGBTİ+ hareketlerinin solun ataerkiyi yeterince gündemine almadığına dair eleştirileri mevcut. Konu ile ilgili sosyalist mücadele veren, bununla birlikte feminist hareketi ve LGBTİ+ hareketi takip eden Canan Şahin ile konuştuk.

Sosyalist bir kadın olarak feminizme ve queer harekete bakışınız nedir?

Öncelikle bu söyleşi için çok teşekkür ederim. Akademik çalışma alanı feminizm ya da queer hareketi olmayan ama kişisel aktivizm tarihinde hem kadın hem de queer hareketle ilişkilenmiş bir sosyalist olarak sorularınıza yanıt vermeye çalışacağım. Kadın hareketi Türkiye’de gittikçe büyüyen ve ‘olağanüstü’ dönemlerde bile sokakta kendini ifade edebilmiş öfkeli ve kararlı bir hareket. Otoriter muhafazakar-milliyetçi politikalar dünyanın her yerinde kadınların 1960’lardan beri kazandığı bir dizi hakka karşı saldırıya geçmiş durumda. Kürtaj hakkı bunlardan biri. Trump’tan Bolsonaro’ya, Orban’dan Erdoğan’a popülist otoriter liderler krizin getirdiği baskılara ‘aileyi’ güçlendirip kadınları bu kurumun doğurgan ve pasif nesneleri kılarak yanıt vermeye çalışıyor. Ama her yerde kadın hareketi buna karşı örgütleniyor. Bir nevi kırmızı çizgilerimizin aşılmasının yarattığı öfkeye karşı birleşik bir cephe örmüş durumdayız. Tüm diğer hareketler bölünmeye, fragmentasyona daha yatkınken, kadın hareketi birleştirici bir hareket olarak kendini ifade ediyor. Türkiye’deki polarizasyonu düşünelim. Kadın hareketinin yarattığı ivme hükümetin tabanındaki kadınları da ses çıkarmaya itebiliyor. Yani mahalle aktivizminin ötesine geçebiliyoruz bu şekilde. Bunu çok önemli buluyorum. İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin imzasını çekme isteğine karşı çıkan ses, nafaka tartışmasındaki çok sesli itirazlar bunun bir kanıtı.

“Cinsiyetçilik sadece yukarıdan aşağıya pompalanan bir ideoloji değil”

Sosyalistler cinsiyetçiliğin esas olarak kapitalistlerin ve egemen sınıfın işine yarayan bir ideoloji olduğunu savunurlar. Doğurganlığı arttırmak, kadınların düşük ücretle çalıştırılması, kreş gibi kadınları kamusal alanda tutmayı süreklileştirecek hizmetleri sunmaktaki isteksizlik, aile kurumunun katı bir ikili cinsiyet sistemi üzerine kurulması ve bunun ahlaki uzantılarının egemen ideoloji tarafından sürekli savunulması cinsiyetçilikten aslında kimin en çok fayda sağladığının göstergesi. Ama cinsiyetçilik sadece yukarıdan aşağıya pompalanan bir ideoloji değil. Hayatlarımızda ilişkilendiğimiz her ortamda bizzat deneyimlediğimiz bir pratik. Evde kadınlar ortalama günde 5 saat iş yaparken erkekler ortalama 51 dakika ev işleriyle ilgileniyor (çocuk bakımı dahil). Buradan tutun taciz, şiddet, cinayet gibi eylemlere kadar hayatlarımızda cinsiyetçiliği uygulayan erkekler var. Buna karşı mücadele eden kadınların örgütlenmesi ve dayanışması elzem. Ama bu bizi büyük resmi görmekten alıkoymamalı. Cinsiyetçi iş bölümünün neden kapitalizm için gerekli bir iş bölümü olduğunu görebilirsek bu iğrençliklerin kökenini görebiliriz. Kadınları yeniden üretim diye tabir ettiğimiz alanla ilişkilendirerek, kapitalizm üretim sürecinin maliyetini düşürüp sürekliliğini sağlıyor. Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranı COVID-19 öncesinde yüzde 34 düzeyindeydi. Tabii ki kayıt dışı çalışma oranı kadınlar arasında erkeklere oranla çok yüksek. Kadınların yüzde 40’ı kayıt dışı istihdam ediliyor Türkiye’de. Çalışan kadınlar ayrıca erkeklerden %12 daha az kazanıyor. Bu rakamlar iş piyasasında kadınların daha düşük ücret ve daha kötü koşullarda çalıştığının kanıtı. Aynı kadınlar işten çıkıp eve gittiklerinde çocuk bakımı, yaşlı bakımı, yemek, temizlik gibi toplumun yeniden üretimi için gerekli tüm işlerin esas sorumlusu olarak ikinci kez eziliyor. Bu ikinci alan kapitalizm için çok faydalı. Bu şekilde toplumun ihtiyaç duyduğu bu hizmetleri özelleştirmiş oluyor. Domestik alan ‘özel’ alan olarak üretimin sürecinin dışına itilip bir tüketim ve yeniden üretim alanına dönüşüyor.

“ Cinsiyetçiliğe karşı direnç sınıf çıkarlarıyla çelişen bir durum”

O yüzden sosyalistler kadınların özgürlüğünün toplumdaki bu sömürü ve ezilmeye dayalı organizasyonun radikal bir biçimde altüst edilmesinden geçtiğini savunuyor. Burada hassas bir nokta var tabii ki. Yapılması gereken kadınların cinsiyetçiliğin tezahürlerine karşı mücadelesine her gün her yerde tam destek ve antikapitalist bir mücadele hattının bu hareket içinde güçlenmesini sağlamak. O yüzden feminist hareket sosyalist hareketin her zaman eylem ortağı; ama aynı zamanda bu hareketle kadınların özgürlüğünün koşulları konusunda kardeşçe bir tartışmanın da olduğunu kabul etmek lazım. Sekterlikten uzak, toplumsal cinsiyet özgürlüğünü başka mücadelelerin arkasına itmeden kadın hareketinin bir parçası olmak gerekir. Sosyalistler şundan emin olmalı ki işçi sınıfı içindeki erkekler cinsiyetçi fikirlerden kurtulmadıkça toplumun ezilen diğer yarısını saflarına katamaz ve kendilerini de özgürleştiremez. Cinsiyetçiliğe karşı direnç aslında sınıf çıkarlarıyla çelişen bir tutum. Ama gündelik hayatta bu karşımıza her zaman bu netlikte çıkmıyor. Bu tartışmada netliği sağlamak sosyalistlerin görevi.

Queer hareket ise sosyalistlerin tüm gücüyle desteklemesi ve birlikte inşa etmesi gereken bir hareket. Toplumsal cinsiyet özgürlüğü aile kurumuyla katılaştırılan heteroseksüel ilişkinin norm olmaktan çıkmasıyla mümkün. LGBTİ+lar bu toplumun önyargıdan fobiye, dışlanmadan şiddete, tacizden cinayete uzanan vahşetini her gün deneyimliyorlar.

Queer hareketi toplumsal cinsiyet rollerini yıkan, kendini sahip olduğu eksende konforlu hissedenleri bile sorgulamaya iten radikal bir hareket. Otoriter muhafazakar-milliyetçi iktidarlar her yerde Queer hareketi yabancı ve ‘yerli ve milli’ değerlere ihanet eden bir hareket olarak görüyor. Maskülen-militer-milliyetçi tahayyülde, heteroseksüel olmayan – hatta üreme merkezli olmayan – cinsel yönelimler ve her düzeydeki feminenlik kutsal erkeklik ve onun yüksek maskülen değerlerini sabote eden komploculardır. Kadınları baskı altında tutan cinsiyetçilikle LGBTİ+ları baskı altında tutan homofobi ve transfobi aslında katı ikili cinsiyet sisteminin sürekli yeniden ürettiği kardeş ayrımcılık modülleri.

Bu noktada belki Stalinizmin mirasının reddini de vurgulamak gerekir. Geleneksel sol içinde işçi sınıfı hep mavi yakalı erkeklerden oluşan bir kitle olarak tahayyül edilegelmiştir. Bu aslında devrimci Marksist geleneğin anlayışı olmadı hiç. Dünya genelinde işçi hareketi her zaman kadınların da içinde olduğu bir hareket oldu. Bugün kutladığımız 8 Mart büyük bir kadın işçi hareketinin vahşice ezilmesinden doğdu. 1917 Şubat devrimi kadınların başlattığı bir devrim. Ama Stalinizm, 1920’lerin sonunda Rusya’da devrimin bütün kazanımlarını geri saran, bürokrasiyi egemen sınıf olarak örgütleyen ve tek ülkede sosyalizm fikri ile hızlı sanayileşmeyi sosyalist bir proje olarak sunan bir rejim yarattı. Burda kadınların tekrar aile içine itildiğini gördük. 1934’de eşcinsellik suç oldu. Bir yıl sonra kürtaj yasaklandı. 1944’te okulda cinsiyete dayalı müfredatın hayata geçirildiğini gördük. Yani Stalinist gelenek tekrar aile kurumunu kutsayıp onu tehdit eden özgürlüklere saldırdı. Bunu sosyalizmin mirası olarak görmek mümkün değil. Stalinizm bir sınıflı toplum ideolojisi ve diğer sınıflı toplumlarda olduğu gibi kadınları sömürü sisteminin sürekliliği için feda etmiş bir ideoloji.

Özetle, benim sahip olduğum devrimci Marksist anlayış, sosyalistlerin esas mücadelesinin ezilenlerin tribününü yaratmak olduğuna inanan bir anlayış. Bu tribünün en yüksek sesi ise LGBTİ+lar ve kadınlar olmak zorunda. Yoksa bu kokuşmuş sistemin baskıcı fikirlerinden ezilenlerin arınması mümkün değil.

“Türkiye’de LGBTİ+lar sınıfsal ayrım yaşayacak lükse sahip olmadı”

Marksist.org un youtube kanalında queer hareket ile ilgili yaptığınız söyleşide LGBTİ+ hareketi beyaz olmakla, sınıfı yok saymakla suçlayan genel anlayışın zıttı bir yaklaşımda bulunuyorsunuz. Queer harekete marksistlerin alan açması gerektiğini söylüyorsunuz. LGBTİ+ işçilere de dikkat çekiyorsunuz. Sizce sınıf meselesi ile LGBTİ+ mücadelesinin kesiştiği noktalar neler?

LGBTİ+ hareketinin dünya genelindeki gelişmişlik ve kazanım düzeyi homojen değil. Örneğin batıda bir dizi ülkede evlilik hakkı dahil kimi haklar tanınmış, iş yasalarında ayrımcılık karşıtı maddeler hayata geçmiş, eğitim sistemi -özellikle yüksek öğretim- kısmen de olsa çekirdek aile övgüsüne dayalı olmaktan çıkmış durumda. Bunlar tabii ki 50 yıllık mücadelenin meyveleri. 1969 Stonewall isyani polis şiddetine karşı taşla sopayla dişe diş bir mücadelenin ilk adımıydı. Sonrasında büyük örgütler, devasa yürüyüşler örgütlendi ve bunlar çantada keklik değildi. Ama bugüne geldiğimizde Batı’da eşcinsel hareket içinde sınıfsal ayrımlar olduğunu görmek mümkün.

Orta-üst sınıf, beyaz eşcinsellerin talep ve tutumları LGBTİ+ların geniş kesimini oluşturan alt sınıflardan farklı. İlkinin kimi tarihsel dönemlerde aldığı tutumlar problemli (literatürde homomilliyetçilik olarak da bilinen ideoloji bu farklılaşmanın bir ifadesi). Ama hareketin topyekün beyaz olduğunun iddia etmek tabii ki akıl dışı. En gelişkin batı ülkelerinde bile hala cinsiyet kalıpları yıkılmış, cinsiyetçilik, homofobi ve transfobi yok olmuş değil. Yükselen aşırı-sağ her yerde transların kamusal alandaki haklarına saldırıyor.

Türkiye’ye gelecek olursak LGBTİ+ hareketi Türkiye’de zaten böylesi bir sınıfsal ayrım yaşayacak lükse sahip olamadı. Kimler son 15 yıldır sürekli sokakları aşındırıyor. Kimler polis şiddeti, tehdit ve sindirme çabalarına rağmen dernekleşmeye, örgütlenmeye, var olmaya ve özgürleşmeye çalışıyor. Çoğunluğu emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan, aile kurumunun her türlü baskısıyla cebelleşen, hayata tutunmaya ve dayanışma ağları örmeye çalışan LGBTİ+lar. Bu hareket ne beyaz ne de işçi sınıfının dışında bir hareket. İstanbul Onur Yürüyüşü tarihine bakın. İstanbul göçmenlerin, taşra baskısından kurtulmak isteyenlerin, ailesinin yüz çevirdiği transların şehri. Onur yürüyüşleri tam da bu çeşitliliği barındırıyor bence. Eğer sınıf hareketini ücretleri arttırmak için sendikaların örgütlediği bir hareket olarak görüyorsak tabii ki kavrayamayız ne olduğunu ama toplumda emeğiyle geçinmeye çalışanların en çok baskı gördüğü yerden kendilerini ifade ettiklerini anlarsak daha diyalektik bir bakış açısı geliştirebiliriz.

Kimi zaman LGBTİ+ hareketinin dernekleşme sürecinde yarattığı liderliğe odaklanarak hareketin tümünü analiz etme eğilimi gözlemliyorum. Birincisi bu liderliklerin daha akademik, görece kültürel sermayesi yüksek bir yerden geldiği muhtemelen doğru olmakla birlikte sınıfsal reflekslerinin orta ve üst sınıfla ortaklaştığını iddia etmek hiç doğru değil. Tüm sosyalist hareket kendi liderliğine baksın demek mümkün bu argüman karşısında. Meselenin özünde bu tartışmayı zor bulmaktan kaynaklı bir kaçış var. Homofobi ve transfobi o kadar güçlü ki kimi zaman sosyalistler bu basıncın altında kolaya kaçıp LGBTİ+ hareketini suçluyorlar. Kestirme ve kolay bir yol yok bizim için. Hareketin birleştirici gücüne inanıyoruz ve bunun yarattığı olanakları işçi sınıfı içinde homofobi ve transfobiyle savaşmak için kullanmaya hazırız. Bu bugün her işyerinde klozetten çıkmamış ve bu baskıyla yaşayan milyonlarca işçinin de nefes alması demek.

“İşsizlik kadın ve LGBTİ+ları daha fazla vuruyor”

Feminist hareket ve LGBTİ+ hareketi kişilerin cinsiyet kimliği ve cinsel yöneliminin de sınıfsal anlamda farklı dezavantajlar yaratabildiğini ortaya koydular. Örneğin trans kadınlar için seks işçiliği zorunlu hale gelebilirken, bir eşcinsel cinsel yönelimi gerekçe gösterilerek işten çıkarılabiliyor. Bir meslek “kadın işi” olarak görüldüğünde ücretlerde düşüş yaşanabiliyor. Eşit işe eşit ücret uygulanmıyor. Türkiye’de sosyalist hareketin sınıfsal mücadele anlamında bu hareketlerin ortaya koydukları çözümlemelerin gereğini yaptığını düşünüyor musunuz?

Soruda sıraladığın konularda sosyalistlerin yeterince proaktif iş yaptığını düşünmüyorum. Seks işçiliği başlı başına kimi sosyalist çevrelerde dayanışmanın önüne geçecek düzeyde tartışma konusu. Kırmızı Şemsiye gibi seks işçilerini sendikalaştırmaya yönelik çabalar gördük ama bu çabalar sosyalistlerin mücadelesinin merkezine giremedi. Translara yönelik ölümcül şiddet seks işçiliği alanındaki sosyal koruma ağının yokluğuyla birebir ilgili. Hem polis hem sokak hem müşteri şiddetine karşı trans seks işçilerinin haklarını savunacak bir sendikaya ihtiyacımız var. Ayrıca, bu alanın trans işçilerin lehine kriminalize edilmeden hak ve koruma odaklı düzenlenmesi lazım.

İkincisi Türkiye’de cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığına karşı net bir yasa yok. Bu anlamda homofobi ve transfobiye işyerlerinde yeşil kart verilmiş durumda. Bunun için de aktif mücadele etmemiz şart. Sorun çoğu zaman bu konuda lobi yapan – ki Türkiye’de şu anki durum buna bile izin vermiyor – ve bu konuda baskı yaratmaya çalışan LGBTİ+ hareketini destekleyecek işçi örgütleri ve bunların içinde faaliyet yürüten homofobiye ve transfobiye savaş açmış sosyalistler olması lazım. Zorunlu seks işçiliğinin de önüne geçebilecek olan şey LGBTİ+ların istedikleri işlerde çalışabilmesinin garanti altına alınması. Türkiye’de halihazırda sendikalaşma oranı çok düşük. Ama yine de sendikalaşmanın olduğu sektörlerde bu konunun gündeme gelmesi şart. Türkiye’de Kaos GL başta olmak üzere çeşitli dernekler sendikalardaki LGBTİ+ görünürlüğünü arttırmak, çeşitli komisyonlarla bu konunun işçi sınıfının gündemine girmesi için çaba sarfediyor, ama bu çabanın sosyalistler tarafından tam olarak desteklenip çalışma hayatını düzenleyen kanunların eşcinsel ve trans işçileri koruyan bir hale gelmesi için uğraşılması gerekir. Şimdi sert bir döneme giriyoruz. Ekonomik kriz derinleşiyor. İşsizlik artıyor ve işsizlik kadın ve LGBTİ+’ları daha fazla vuruyor. En son rakamlar her iki kadından birinin işsiz olduğu yönünde. LGBTİ+lar için bir istatistik yok ama tahayyül etmek zor değil. Devlet son bir yılda 14 grev yasaklamış. İşçi sınıfı nerde kafayı kaldırsa yayılmasından korkarak hemen erteleme kararı çıkarıyorlar. Bu anlamda bu sert dönemde sınıf içi dayanışmayı arttırmak zorundayız. Sosyalistler kendilerini işçi sınıfının yerine ikame etmezler ama oldukları her yerde işçi sınıfının en ileri unsurlarını örgütlemeye çalışırlar. Aynı pozisyonu bu meselede de almamız şart.

Son dönemde Türkiye’de natrans heteroseksüel kadınların ve LGBTİ+ların gündemi oldukça yoğundu. Üst düzey siyasetçiler tarafından açıkça nefret söylemlerinde bulunuldu. Netflix gibi platformlar dizilerde LGBTİ+ birey temsiliyeti üzerinden hedef alındı. Bir yandan da sosyal medyada trans kadınların kadınlıkları tartışmaya açıldı. Yine LGBTİ+lar gerekçe gösterilerek İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilebileceği söylendi. Natrans heteroseksüel kadın feministler ve LGBTİ + feministler, queer hareket mensupları ile dayanışmak da elzem bir hal almışken sosyalistlerden gelen kimlik siyaseti yapmak suçlamaları da oldu. Bu noktada sosyalist hareket içindeki LGBTİ+ların harekete getirdikleri eleştiriler ve verdikleri mücadele neden görülmüyor? Sizce neden sosyalist mücadele emekçileri yalnızca natrans heteroseksüel erkeklermiş gibi davranılıyor?

Birincisi AKP’nin otoriterleşme dönemeci son derece milliyetçi/militarist bir koalisyonla pekiştiriliyor. Pratikte AKP-MHP koalisyonu ile karşı karşıyayız. ‘Yerli ve Milli’ diye tabir edilen politika çerçevesi en çok Kürtleri, kadınları ve eşcinselleri hedef tahtasına oturttu diyebiliriz. Şimdi buna ekonomik krizle birlikte işçi sınıfının militan kesimi de ekleniyor. COVID 19 öncesi başlayan kriz pandemi sürecinde derinleşti. Hemen Diyanet, eşcinselliği sapıklık, hastalık ve HIV ile bağdaştırdığı bir açıklama yaptı. Bunun gibi homofobik kurumsal ve iktidar söylemlerinin altında iki şey yatıyor. Toplumu bu şekilde böldükleri ve tehdit unsuru olarak çeşitli kesimleri kodladıklarında tabanlarını pekiştireceklerini ve yaşanan korkuyu kendi lehlerine harekete geçirebileceklerini düşünüyorlar. Böylece yaşanan ekonomik yıkımın sorumluluğundan ellerini yıkamış oluyorlar.

İkincisi ise otoriter popülizmin özünde yatan toplumu restore etme isteğinin bir parçası olarak aileye ve toplumsal cinsiyet rollerini yeniden katılaştırıp pekiştirme isteği. Yerli ve milli bir ekonomik atılım için yerli ve milli bir aile ve bu değerlerle büyütülen yeni yerli ve milli nesillere ihtiyaç var. Bu Orban’ın da Erdoğan’ın da ortak toplum imgesi. İlki yola zaten öyle çıkmıştı; ikincisi siyaseten kurduğu yeni milliyetçi ortaklık ve yarattığı yeni ekonomik siyasi çıkar ağıyla o noktaya tamamen evrilmiş durumda. Bunun tehlikesi şurda yatıyor. 15 milyon işsizin olduğu, TL’nin habire değer kaybettiği, insanların borçlarını ödeyemez hale geldiği bir noktada eşcinselleri hedef tahtasına koyarsanız yaşanacak şiddetin doğrudan sorumlusu olursunuz. Buna karşı net karşı tavır almamız şart.

“Biyoloji kökenli kadınlık tasavvuru trans kadınların üstü kapalı tehdit oluşturduklarını savunuyor”

Sorunun ikinci kısmı ile ilgili olarak da şunları söylemek isterim. Trans kadınlar kadındır. Bunu tartışmaya açmak transfobik bir tutumdur. Kadınlık doğuştan gelen biyolojik vasıfların üzerine toplumsal olarak inşa edilmiş bir toplumsal cinsiyet değildir. Biyoloji kökenli kadınlık tasavvuru trans kadınların ‘otantiklik’ testinden geçemeyeceğini ve üstü kapalı bir tehdit oluşturduklarını savunuyor. Bunu açık açık savunmasa da bu ihtimaller üzerinde durarak trans kadınları sürekli defansa itmeye çalışıyor. Bu ayrımcı bir tutumdur. Trans kadınlar kadınların kullandıkları tuvaletlere girebilmelidir; bu tartışma konusu olamaz; trans kadınlar en çok erken ergenlik döneminde intihar girişiminde bulunuyor; o yüzden, cinsiyet beyanı yaşı indirilmeli ve çocukların sağlıklı bir ergenliğe geçiş süreci yaşamasının garantisi sağlanmalıdır. Bunlar çok temel argümanlar. Neden böyle tek tek sıraladım peki? Şunun için. Bu tartışma alevlenmişken bir sosyalist çıkıp siz neden bahsediyorsunuz, emekçi LGBTİ+lar vs diye tartışmaya müdahil olursa, aslında tartışmaya müdahil olmuş olmaz. Bu tartışmayı afaki, ezilenlerin gündeminden uzak bir tartışma olarak göremezsiniz. İster Ayrancı’da çarka çıkıyor olsun, ister başka bir işyerinde çalışmaya çalışıyor olsun, her Trans kadının hayatına değen bir tartışmayı yüce sosyalist gündeminizde aşağılara itemezsiniz. Bu sınıf dostu değil kibirli ve aslında taraf olmayı reddeden bir tutumdur. Sosyalistlerin bu tartışmadaki tavrı net olmalıdır. Trans kadınlar kadındır.

“LGBTİ+lar devrimci Marksist bir örgütün pasif siyaset alıcıları değiller”

Önemli bir konu olarak aslında işçiyi yalnızca natrans heteroseksüel olarak görüp mücadele veren bir sol ile sınıfsal konumunun da etkisinde bir hayat sürdüren LGBTİ+lar gerçekliği var. Bu noktada sınıf meselesini de düşünmesi gereken bir LGBTİ+ hareketi var. Türkiye’de LGBTİ+ hareketini bu bağlamda nasıl değerlendirirsiniz?

İki örnek geldi aklıma. Birincisi Tekel Direnişi diye tarihe geçen ve Ankara’nın göbeğinde aylar süren işgal direnişinden dayanışma örneği. Bu direniş esnasında Türkiye’nin her yerinden fabrikaları özelleştirilen ya da kapatılan Tekel işçileri Ankara’ya gelip çadırlar kurdular. Transların ilk bağımsız örgütü olan Pembe Hayat bu direniş sırasında dayanışma yemeği örgütledi. Büyük kazanlarda pişirilen yemekler kepçelerle Tekel işçilerine dağıtıldı. Çadırlarda Trans kadınlar işçilerle sohbet ediyordu. Sömürü ve ezilme kapitalizmde bir madalyonun iki yüzü gibi. Aradaki bağlantıyı hareketin sıcağında hemen kavrıyor herkes. İngiltere’deki yenilen madenci grevlerinin gey ve lezbiyenlere bakış açısının somut dayanışma ile değişmesi gibi.

İkinci örnek Soma madeninde yaşanan ve 301 işçinin katledildiği facia sonrasında yaptığımız Ankara Onur yürüyüşü. Cebeci’den Kızılay’a yürürken en çok atılan slogan ‘Soma’nın hesabı sorulacak’tı. LGBTİ+ hareketini Soma karşısındaki öfkesi kendi çalışma ve ezilme koşulları ile sınıfın bir diğer kesiminin yaşadığı vahşi trajedi arasında kurduğu bağdan kaynaklanıyor.

Yani karşımızda sırtını sınıf meselesine dönmüş bir hareket yok. Bilakis sınıf mücadelesinin her yükseldiği dönemde onunla yükselen bir hareket var. Kimi sosyalistlerin ve sendika liderliklerinin tutumu LGBTİ+ hareketi içinde kızgınlığa sebep olabiliyor. Bunu aşmanın yolu biraz da sosyalist hareketin liderliğinin değişmesinden geçiyor. LGBTİ+lar devrimci Marksist bir örgütün ya da grubun etkinliklerine katılan pasif siyaset alıcıları değiller. Liderlik düzeyinde örgütlenmeye katılmalarını sağlamamız lazım. Sosyalist örgütleri de hareketi de dönüştürecek şey bu bence.

*cis-heteronormatif: cis; doğumda atanan cinsiyeti ile cinsiyet kimliği eşleşen kişileri ifade eder. Mesela, biri kendisini kadın olarak tanımlıyorsa ve doğumda da kadın olarak atanmışsa ciskadındır. Heteronormatif ise; heteroseksüelliğin toplumsal ve doğal norm olarak kabul edildiği kültürel yapıdır.

LGBTİ+

nilüfer bulut
nilüfer bulut
1993 doğumlu. Ege Üniversitesi Gazetecilik mezunu. İstanbul Üniversitesi Kadın Çalışmaları yüksek lisans öğrencisi. Feminizm, queer, toplumsal hafıza ve siyasete ilgili.
Önceki İçerikADAM OLMAMAK
Sonraki İçerikTHE ANA

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Spotıfy

POPÜLER YAZILAR

“Yapmama”nın gücü adına

Bazen yapmamalı ve durmalıyız ki yeniden harekete geçmek için güç toplayalım, bazen yüklerimizi boşaltmalıyız ki yeni fikirler, hayaller için bahçemizde yer açılsın, bazen ölmeliyiz ki yeniden doğabilelim, bazen susmalıyız ki doğru zamanda doğru şeyler söylemek, kelâm etmek için alan açılsın...

Ev İçi Terliği

Ev İçi Terliği, bir apartman boşluğu öyküsüdür. Bu öykü, fokurdayan apartman boşluklarının bitmeyen kelimeleridir.

Kentsel Demokrasiye Katılım Ve ‘bazı çocukların bayramı’…

Bu yazı, lgbti+ çocukların hakları üzerinden gündem olan gelişmeleri ve kentsel demokrasiye katılım hakkı çerçevesinde Kadıköy Kent konseyi deneyimini konu edinmektedir.
X