YERYÜZÜNÜN KIZLARI

YERYÜZÜNÜN KIZLARI

   O gece karanlığa gömülmüş parkta elleri titreyen dört kadın vardı. Hayatın insanları nasıl ve nerede çarpıştırıp çıkan kıvılcımlarla isyana ya da sakinliğe davet edeceğini kimse bilemezdi. Tabi o gece, o dört kadın ne parkın adının Özgürlük Parkı olduğunun farkındaydı ne de kaçtıkları şeylerin onları bir araya getireceğinin. Çok sonraları ilk karşılaştıkları yerin Özgürlük Parkı olmasının tesadüf olmadığını anlayacaklardı. Berfin parkın güneyinde gizli saklı bir bankta oturuyor, titreyen elleriyle tütün sarmaya çalışıyordu. Gündelik hayatında hiç zorlanmadan incecik sigaralar yapan bu genç kız, şimdi dördüncü denemesinde bile tütün saramamıştı. Parmak uçları sık içtiği türünden sararmış, ağzı heyecan ve korkudan kurumuştu. Bu parka nasıl geldiğini, ne kadar zamandır kalbinin çıkacak gibi attığını bilmiyordu. Bacaklarını gövdesine yapıştırmış, bankın üzerinde cenin gibi kendi içine kapanmıştı. Köyde babası yer sofrasını devirip ona vurduğunda da hep bu pozisyonu alırdı bedeni. Yıllardır hiç böyle oturmamıştı. Köyden ve babasından kaçıp İstanbul’a geldiğinde 16 yaşındaydı. Kafasında annesinin ahırda, ineklerin arasında yatan hali vardı. İstanbul kocaman bir şehirdi ama onu korkutmamıştı. Çünkü hiçbir yer, geldiği cehennemden daha kötü olamazdı.

   Parkın kuzey tarafında yüksek binalara bakan bir bankta sessizce ağlayan Sevda, tüm çantasını yere dökmüş çakmak arıyordu. Zaten hiçbir zaman çantasında aradığını bulamazdı. Ama bir şeyi bulamadı diye çantasını yere boşalttığı hiç olmamıştı. Titreyen elleri yere dağılmış eşyalar arasında dolaşıyordu. Çakmağı bulup sigarasını yaktı ve ilk nefeste bir rahatlama hissetti. Dumanı dışarı üflerken bu ani rahatlamanın verdiği güvenle ‘Orospu çocuğu’ diye söylendi. Aslında hiç küfür etmezdi. Hatta bu 35 yıllık hayatında üçüncü küfür edişi olabilirdi. Küfür etmek, onu daha da iyi hissettirdi. Birkaç kez tekrar etti aynı küfrü. Keşke daha fazla küfür bilseydim diye düşündü. Bir keresinde bir belgesel izlemişti. Küfür etmenin insanların acılarını dindirdiğini ispatlayan deneyler yapılıyordu. Eline sert bir cisimle hızlıca vurulan iki kişiden biri acı anında küfrediyor, diğeri etmiyordu. Küfür edenin daha az canının acıdığını ispatlıyorlardı. Hayatında yaşadığı en korkunç gecenin ortasında ne yapacağını bilmeden o aptal belgeseli düşünüyordu. Sevda’nın kafası tuhaf çalışırdı. En alakasız durumlarda en alakasız şeyler gelirdi aklına. Patronu ya da kocası ne zaman onu azarlasa tuhaf şeyler gelirdi aklına. Engel olamazdı buna. Belki de böyle koruyordu kendini.

   Parkın ortalarında yaz geceleri etkinlikleri yapılan alanda, dalları yere sarkan ağacın altındaki bankta İpek, kırık beyaz elbisesine bulaşmış kan lekesini silmeye çalışıyordu. Bir tiyatro yönetmeni onu bu haliyle pekala Leydi Macbeth’i oynaması için seçebilirdi. Tabi çık elbisemden uğursuz leke diyebilseydi. O kadar kaptırmıştı ki kendini leke çıkmış, elbise yırtılmıştı. Titreyen elleriyle çantasından ince sigarasını çıkarttı ve o her zamanki narin tutuşuyla, sanki başkası sigarasını yakıyormuş gibi kendi sigarasını yaktı. Buraya dehşet içinde hızlı adımlarla yürüyerek geldiğini unutmuş gibi şalını omuzlarına aldı ve keyifle sigarasını içti. Yüzünde hafif bir gülümse vardı ama aynı anda gözyaşları da yüzündeydi. Parmaklarıyla yanaklarına dokundu ve ağladığını fark etti. Hayatında ilk kez ağladığını bilmeden ağlıyordu. Hayatında ilk kez plansızdı. Bir anda beyninde havai fişekler patlıyormuş gibi bir sarsılma oldu. Neredeydi, ne olmuştu, şimdi ne yapacaktı? Kalbi sanki bir hipodromdu şimdi. Yarışa çıkmaya hazırlanan atlar, kapıların açılmasını bekliyordu. Nefes alamıyor, kalp atışları beyninin ortasında atıyordu. Ölmek üzere olduğunu düşünüyordu. Aslında ne ölüyor ne de nefes alamıyordu. Yaşadığı şeye psikiyatri bilimi panik atak diyordu. Ama İpek o anda hiçbir şey düşünemiyordu.

   Parkın mezarlığa bakan kısmında, mezar taşlarını en net gören bankta oturan Umay, mezarlığa bakıyor ve bu gecenin sonunda orada değil de oraya bakan bir yerde nasıl olduğunu düşünüyordu. Uzun, sakin ama nereye gittiğini bilmeyen yürüyüşü, kim bilir kaç saat sonra onu buraya getirmişti. En sevdiği mevsimdi sonbahar. Ve evet baharın sonuydu, hayatının baharının sonuydu bu gece. Hayatının en kötü gününün ölmek istediği o gün olduğunu sanıyordu. Annesi ile babasının kazada öldüğü, onun ise hayatta kaldığı o gün. Oysa öldürmek istediği bir gecenin hayatının en kötü gecesi olacağını bilmiyordu o zamanlar. Kazadan sonra tam bir yıl konuşmamıştı Umay. Ananesi onu ünlü doktorlara götürmüştü. Bir sürü ilaç kullanmıştı. Henüz 15 yaşındaydı. Her zaman içine kapanık, soğuk ve az konuşan biri olmuştu sonraları. Kimseyi sevmemişti. Çünkü sevdikleri onun yüzünden ölüyordu. Buna inanmıştı. Bu soğuk halinin hayatının en korkunç birkaç saatinde işine yarayacağını bilmiyordu. Umay hayatında ne sigara ne alkol içmişti. Ama şimdi canı deli gibi sigara içmek istiyordu. Bu istek onu ayağa kaldırdı. Kısacık saçları ve tuhaf yürüyüşle uzaktan bir erkeğe benziyordu. Parkın ortasına geldiğinde ağacın altındaki bankta eliyle kalbini tutmuş, gözyaşları içinde nefes almaya çalışan İpek’i gördü. Yavaşça yanına yaklaştı, iyi misiniz, diye sordu.

   İpek buğulu görüyordu. Karşısında biri vardı ama erkek mi kadın mı anlamıyordu. Ölüyorum, diyebildi sadece. Umay bu narin kadının bu saatte bu parkta neden bu halde olduğunu düşünmedi. O böyle şeyleri düşünmezdi. Okuduğu kitaplar sayesinde kadının yaşadığı şeyin panik atak olduğunu hemen anlamıştı. Kadına derin nefes almasını ve sakinleşmeye çalışmasını söyledi. Ona nasıl nefes alacağını gösterdi ve birlikte derin derin nefes almaya başladılar. Umay ilk kez biriyle birlikte nefes alıyordu, İpek ise sevişirken birçok kez birlikte nefes almanın nasıl bir şey olduğunu düşünmüştü. Karşısındaki kızın sakin, soğuk ses tonu inanılmaz bir hızla kalp atışlarını normale döndürmüştü.  Kalbindeki hipodromda yarış bitmiş, atlar dinlenmeye çekilmişti. Umay kadının kendine gelmesini bekliyordu çünkü hayatında ilk kez sigara içmek istiyordu. İpek de zaten biraz kendine gelince çantasından sigarasını çıkarttı ve ona da uzattı. Umay şaşırmıştı. Nasıl soracağını düşünürken kadın doğal bir şekilde sanki istediğini biliyormuş gibi ona sigara uzatmıştı. İpek, Umay’ın sigarasını yaktı. İkisinin de elleri hala titriyordu. İpek, Umay’ın yenmiş tırnaklarına ve titreyen ellerine baktı. Umay da İpek’in narin, uzun ve güzel ama titreyen ellerine baktı. İki kadın hayatlarını derinden etkileyecek, her şeyi değiştirecek dumanı paylaştıklarını bilmeden birlikte sigara içtiler.

Berfin üşümüştü. Biraz yürürse ısınacağını düşündü. Kalktı ve parkın kuzeyine doğru yürümeye başladı. Sinirden sıktığı çenesi ağrıyor, tüm kasları sanki oradan buradan çekilen ipler gibi kasılıyordu. Tamamen duymaz, görmez bir halde olduğunu sanıyordu ki ilerden gelen sesleri duydu. Bir kadın sesi ‘Hayır defol git, rahat bırak beni.’ diyordu. İstemsiz kendisinin yönetmediği adımları o tarafa götürdü onu. Önce yere dağılmış çantayı ve eşyaları gördü. Sonra bankta oturan kadını ve karşısında duran adamı. Adam kadına ‘Hadi sıktın ama gel benimle, belli ki sokakta kalmışsın.’ diyordu. Berfin bir anda kendini adamla kadının arasında buldu. Aklına nereden geldi bilinmez ama ‘Burada mıydın? Biz de seni arıyorduk.’ dedi ve kadını kolundan tutup kaldırdı. Seni bulamayınca polise bile haber verdik şuradalar, dedi. Adam polis lafını duyunca anında uzaklaştı. Sevda minnet duyan gözlerle Berfin’e baktı. Bu zayıf, çelimsiz kadın hayatında gördüğü en güçlü insandı sanki ve onu korumuştu. Berfin yerdeki eşyaları toplamaya başladı. Ruj, ayna, mendil etrafa dağılan her şeyi topladı ve çantaya koydu. Sevda’nın aklına seyrettiği lezbiyen filmi geldi. Berfin eşyalarını toplarken utanarak izlediği o filmdeki mavi saçlı kızı düşünüyordu. Berfin banka yanına oturdu. Çantasından tütün çıkardı sarmaya başladı. Sevda merakla onu izledi. Sonradan aklına geldi ‘Al buradan yak.’ dedi. Berfin kendi sardığı sigarayı içti. Sevda da yaktı bir tane. Birlikte sessizce dumanı üflediler geceye.

    Umay ve İpek de yan yana oturmuş sessizce sigaralarını içiyorlardı. Umay arada öksürüyor ama ilk kez içtiğini çaktırmamaya çalışıyordu. İpek kısık sesle teşekkür etti Umay’a. Umay kafasını salladı. İpek ne olduğunu anlamadığını söylerken aklından aslında yaşadıklarından sonra bedeninin tepki vermesinin normal olduğu geçiyordu. Umay panik atak geçirdiniz dedi. Bu kız ne zaman konuşsa bir sakinlik veriyordu sanki İpek’e. Hayatında ilk kez gördüğü bu kızın hareketleri, yüzü, sesi İpek’ e hiç tanımadığı bir duyguyu yaşatıyordu. Umay İpek’in nasıl da narin ve güzel olduğunu düşünüyordu. Ona yardım etmiş olmak kendi durumunu unutturmuştu sanki. Bu yüzden de yanında kalmaya devam ediyordu. İki kadın birbirleri hakkında düşünürken kendi kaçtıkları şeyleri ve bu gece neden bu parkta olduklarını unutmuşlardı. Aynı durum Sevda ve Berfin için de geçerliydi. Birbirlerini düşünürken sanki korkuları azalmıştı. Elleri artık titremiyordu. İpek bir sigara daha yakmak istedi ama çakmak bir türlü yanmıyordu. Umay sigara içmediği için çakmağı da yoktu. Birlikte kalkıp etrafta çakmak bulabilecekleri bir yer var mı bakmak için yürüdüler. Birbirlerinden ayrılmak yine kendi uçurumlarına düşmek olacaktı. Artık elleri titremeyen dört kadını bir çakmak bir araya getirdi.

   O gece dört kadın karanlık parkta sigara dumanıyla sanki bir anlaşma imzalamışlardı. Aralarında hayat boyu sürecek gizli bir anlaşma başlamıştı. Hepsinin öncelikle güvenli bir yere ihtiyacı vardı. Hepsi de ertesi sabah gazetelerde cinayet haberlerinde ilk sırayı alabilirdi. Hiçbir şey olmayadabilirdi. Hiçbiri yaşadıkları yere gidemezdi. Gece saat üç olmuştu ve dört kadın Sevda’nın arabasına binip şehirden uzaklaştılar. İpek şehre yakın ama uzak tüm gizli otelleri, kaçamak yerlerini biliyordu. Dört kadını kimlik sormadan misafir edecek bir otel de biliyordu. Önce oraya gidecekler sonra arabadan kurtulacaklardı. Birbirlerine hiç tanımadan sonsuz bir güven duymaya başlamışlardı. Ağaçların arasından bir nehrin kenarındaki villaların olduğu tatil köyüne geldiler. Tatil köyünün sahibi İpek’in eski bir arkadaşıydı. İpek ona zamanında çok büyük bir iyilik yapmıştı. Adam sorgusuz sualsiz ikinci sıradaki villanın anahtarını verdi ona. Ve arabadan kurtulmak için de hemen bir şeyler yapacağını söyledi. Umay çantasındaki ilaçları çıkarttı. Uyumak için içtiği antidepresanlardan diğerlerine de verdi. İlaçlar sayesinde hepsi öğlene kadar kâbus görmeden, korkmadan uyudular. İpek hepsinden önce kalkmış arkadaşının yanına gitmiş haberlere bakmış, kahvaltı ve gazetelerle villaya dönmüştü. Yataktan ilk kalkan hemen gazetelere bakıyordu. Sevda kocasının ölüp ölmediğini, Berfin antrenörünün ölüp ölmediğini, Umay taksicinin ölüp ölmediğini İpek’se bakan sevgilisinin ölüp ölmediğini merak ediyordu. Anlaşılan İpek dışında katil olan olmamıştı. Çünkü bakanın evinde ölü bulunduğu gazetelerin ilk sayfasındaydı. İstanbul’da ağır yaralı halde bulunan taksici bir şey hatırlamadığını söylemişti. Sevda’nın kocası ve Berfin’in antrenörü hakkında bir haber yoktu. Ne olursa olsun o gece her şey değişmişti. İpek oldukça sakindi. Hepsi gazetedeki ölü bakanın İpek’in kaçtığı şey olduğunu anlamıştı. Ama bilmedikleri şey ise bakanın karısının durumu örtbas etmek için İpek’i şüpheli durumuna bile sokmamış olduğuydu. Dört kadınla da ilgili her hangi bir aranma ya da şüpheli olma durumu yok gibiydi. Yine de temkinli olmaları gerekiyordu. Bir günü daha villada geçirmeye karar verdiler. O gece yeryüzünün tüm kadınları sanki onlarla birlikte o villadaydı. Tek tek hayatlarını, başlarına neyin geldiğini o malum gecede neler olduğunu birbirlerine anlattılar. Bazen ağladılar bazen kahkaha attılar. 

    İpek aslında varlıklı bir aileden geliyordu ama ailesi iflas etmiş bu iflasın ardından babası kalp krizi geçirip ölmüştü. Annesi zengin bir koca bulmak için çırpınıp dururken çocuklarını sefil etmişti. Sonunda aradığı zengin kocayı bulmuş eski hayatını yaşamaya başlamıştı. Ve buna kimse engel olamazdı. Üvey babanın İpek’in üzerinde gezen elleri bile. İpek 17 yaşında her yerde fark edilecek bir güzelliğe sahipti. Üvey baba her fırsatta bu güzelliği taciz ediyordu. Annesi olanları görmezden geliyordu. Abisini yurt dışına okumaya göndermişlerdi. Zaten eve geldiği zamanlarda da tuhaf davranıyordu. Ona anlatmaya çalışmıştı ama abisi çok garipti. Sonraları anlayacaktı İpek abisinin bir uyuşturucu bağımlısı olduğunu. Yani İpek yapayalnızdı ve üvey babasından kaçamıyordu. Sonunda güzelliğini kullanmaya karar verdi. Manken olabilirdi o kadar güzeldi. Annesi bunu duyunca çıldırdı. Kıskançlıktan mıydı hala bilmiyordu ama ona evden çıkma yasağı koydu. Üvey babasından da annesinde de tiksinen İpek evden kaçtı. İzmir’den İstanbul’a gitmeden önce babasının mezarına uğradı. İstanbul’a geldiğinde ona en az birkaç ay yetecek kadar parası vardı. Çünkü annesinin mücevherlerini çalmıştı. Tahmininden daha da fazla etmişti çaldıkları. En pahalı oteli seçti. Zaten ruhunda vardı zenginliğe hayranlık. O başka türlü yaşayamazdı. Dadılar, hizmetçiler, aşçılarla büyümüştü. Asla alt sınıfa düşemezdi. Akıllı kızdı liseyi dereceyle bitirmişti. Üniversiteye gitmek istemiyordu. Manken olmak ve çok para kazanmak istiyordu. Sonra da beyaz atlı prensi onu bulacak ve evleneceklerdi. Yıllar sonra beyaz atlı prenslerden oluşan bir ordusu vardı ama evlilik yoktu. Hayatı hızla gelişti manken oldu çünkü ilk gittiği ajans güzelliğini hemen satın aldı. Zaten aşk yalanlarına kandığı ilk kişi de ajansın sahibi Hakan Bey’di. Sonra Akif Bey, Murat Bey, Cemil Bey derken İstanbul’un en zengin en nüfuslu adamlarına eskortluk yapmaya başladı. Yatlarda geçen geceler, Paris seyahatleri, akıl almaz partiler derken yaşı ilerledi. Otuzlu yaşlarına geldiğinde artık sadece birkaç hatırı sayılır sevgilisi vardı. Bakan Mustafa’da onlardan biriydi. Yatakta her zaman tuhaf istekleri olan bir adamdı Mustafa Bey. Ama o geceki kadar ileri gittiği hiç olmamıştı. Bu yüzden gecenin ayrıntılarını hala anlatamamıştı arkadaşlarına. Sonuçta o gece adamı ittirmiş; adam mutfak tezgâhına boynunu, başını çarpmış ve kanlar içinde yere yığılmıştı. İpek de para, mücevher ne varsa alıp kaçmıştı. İşte İpek parka böyle gelmişti.

   Umay annesiyle babasının kendisi yüzünden öldüğünü düşünen ve lanetli olduğuna inanan bir kadındı. Yıllar önce yaşanan trafik kazasından sağ kurtulmuştu ama ruhu sağ kurtulamamıştı. 29 yaşına girdiği o gece kazanın olduğu yere gidip ilk defa içki içmeye karar vermişti. On beş yaşından beri psikotik ilaçlar kullandığından alkol içmesi sakıncalıydı. Üniversiteyi çift ana dal yapıp bitirdiğinde nadir rastlanan bu başarıyı kutlayacak kimsesi yoktu. Yüksek lisansını tamamlamış uzmanlık alanı olan psikolojik travma sonrası tedavi yöntemleri konusunda yazdığı kitabı bitirmek üzereydi. Ama garip olan bu konuda uzmanlaşmasına rağmen kendini hiç iyileştirememiş olmasıydı. Bu yaşına kadar kimseyle yakınlaşmamış yalnız bir hayat sürmüştü. Makyaj yapmaz, saçlarını uzatmazdı. İnsanlarla fazla konuşmaz nasıl sohbet edileceğini de bilmezdi. 29 yaşına girdiği o gece kazanın olduğu yere bir taksiyle gitmişti. Taksi şoförüne kendisinden uzakta beklemesini söylemişti. Adam bu tuhaf kadının hareketlerinden işkillenmiş. Elinde de içki olduğunu anlamıştı. Sinsice kafasını salladı ve arkasından gidip kadına yapabileceklerini düşündü. Kazanın olduğu yer şehirden uzakta bir yerdi. Ailece her tatilde mutlaka gittikleri göl evlerine giden yoldaydı. O eve bir daha hiç gidememişti. Gece tam on iki olduğunda kazanın olduğu yerde anne ve babasıyla doğum gününü kutlamak için elindeki viskiyi kafasına dikti. Taksi şoförü gizlice onu izliyordu. Ama o bu dünyada değildi. Bir süre orda kaldı ve taksiye geri döndü. Taksiye geldikleri yere dönmesini söyledi. Başı dönüyordu. İçkiye alışık olmayan bünyesi sarsılmıştı. Yüzünde garip bir gülümseme oluşmuştu. Aynadan ona bakan şoför bu gülümsemeyi bir davet olarak algıladı. Çünkü beyninin iğrenç kanallarında bir kadının yalnız ve gülümsüyor olması bu anlama geliyordu. Acı çektiği için gülümseyen kahkaha atan milyonlarca kadın keşke o gece orada olsaydı. Şoför taksiyi yavaşça bir kuytuda durdurdu. Arka kapıyı açtı ve Umay’ın üzerine çullandı. O sırada radyoda çalan şarkıyı asla unutmayacaktı Umay. Hayatı boyunca el sıkışmak dışında kimseye dokunmamış kimsenin de ona dokunmasına izin vermemişti. Şimdi ağzından salyalar akan iğrenç bir yaratık üzerine yığılmıştı. Eliyle arkasındaki kapıyı açtı ve adamı tekmeleyerek kendini dışarı attı. Adam daha da hırslanmıştı ve üzerine doğru geliyordu. Umay hemen etrafına baktı ve kendini savunacak bir şey için tanrı’ya yalvardı içinden. Ve hemen ayağının dibinde adı mucize olan bir taş gördü. Mucizeydi çünkü taş kocamandı ve adamın kafasına vurur vurmaz adamı yere serdi. Adam baygın yerde yatıyordu. Ölmüş mü diye bakmak istedi ama tiksindi ve adama dokunamadı. Yürümeye başladı, koşar gibi yürüyordu. Taksici uzak bir yerde değil şehre yaklaştıklarında tecavüze kalkışmıştı. Çünkü bu sayede tecavüz edip kızı orada bırakabilecekti. Umay yürüdü, yürüdü ve kendini parkta işte böyle buldu.

   Sevda hep okumak istemiş çok meraklı çok zeki bir kadındı. Babası onu liseye kadar okula göndermiş sonra da evlenme yaşı geçmeden evlendirmişti. Sevda çok kitap okur, çok televizyon seyrederdi. En çok belgeselleri severdi. Babası yokken evde tüm işleri bitir ve hemen belgesellerin olduğu kanalı açardı. Sevda’nın babası inşaat işçisiydi. Annesi de temizlikçi. Annesi kanser olmuştu. Sevda tam bir yıl ona bakmış liseye gidememişti. Annesinin altını değiştirmiş, yemek yedirmiş, bedenini ıslak bezlerle silmişti. Annesinin kanser olduğu çok geç anlaşıldığından kurtulma şansı da olmamıştı. Sevda çocukluğundan beri ne zaman kötü bir şey yaşasa aklına başka şeyler gelirdi. Aslanların kaç dakika çiftleştiği, dünyanın en yüksek dağlarında yaşayan kurtlar ya da tuhaf adetleri olan kabileler. Liseye ya da üniversiteye gidemese de her zaman ilginç şeyler öğrenmeye devam etti. Bulmaca çözer, belgesel seyreder, akıllı gördüğü insanlara sorular sorardı. Annesi öldükten bir sene sonra okula gideceğini sanırken kendini kocasına hizmet ederken buldu. Kocası adliyede memurdu. Sakin, sessiz ama tuhaf bir adamdı. Sevdadan 10 yaş büyüktü. Sevdanın her işine karışırdı. O yemek öyle yapılmaz, bu örtü buraya örtülmez gibi şeyler söylerdi. Zaten karı koca olmaktan çok iki tuhaf arkadaş gibiydiler. Kocası Zafer düğün gecesinden sonra bir daha ona elini sürmemişti. Sevda soramıyordu da neden diye. Ama işine de geliyordu. Sevda çok zengin bir evin hanımının yardımcısı olarak çalışıyordu. Zafer Bey başlarda mırın kırın etmişti ama sonra karışmaz olmuştu. Sevda’nın hanımı eski bir film yıldızıydı. Ama yapayalnızdı. Ne kocası ne çocuğu vardı. Epey yaşlanmıştı ama gözleri hala çok güzeldi. Sabahları erken kalkar güzel kıyafetlerini giyer sağlıklı kahvaltısını eder yürüyüşünü yapardı. Televizyon seyretmez, kitap okurdu. Arada sırada kendi yaşlarında bir adam ziyaretine gelirdi. Sevda onları dinlemeyi çok severdi. Kültürlü bir şeyler konuşuyorlardı. Nalân hanımın keyfi yerinde olursa Sevda’ya film maceralarından anlatıyordu. Burası Sevda için bir cennetti. Bir gün Nalân hanıma kocasının ona dokunmadığını evlendiklerinden beri ayrı yattıklarını söyledi. Nalân hanım da bunu konuşmaları gerektiğini söyledi ve o akşam gidip kocasıyla bunu konuşmasını tembihledi. Sevda Nalân Hanım şu pencereden atla dese atlardı. Öyle saygı duyuyordu bu kadına. Akşam eve gidince yemeğini pişirdi, etrafı topladı, kocasının gelmesini bekledi. Zafer bey bazı geceler geç gelirdi. O gece de epey geç gelmişti ama Sevda uyumamıştı. Zafer zil zurna sarhoş geldi eve. Sevda beklesem mi, sorsam mı diye düşündü. Bir yerde okumuştu alkollü insanlar daha dürüst konuşabiliyordu. Kocasına bir kahve yaptı. Kahveyi getirdi. Zafer Bey kahveden bir yudum almıştı ki duyduğu soruyla beyninden vurulmuşa döndü. Neden benimle sevişmiyorsun yoksa demişti ki Sevda Zafer Bey hiddetle fırladı yerinden. Yapıştı boğazına Sevda’nın. Ben ibne değilim diye bağırıyordu. Seni öldürürüm birine söylersen bunu diyordu. O nazik, o kibar adam gitmiş; yerine bir canavar gelmişti. Sevda kendini hep şanslı sanıyordu böyle bir kocası olduğu için. Diğer kadınlar kocalarından hep şikâyet ediyorlardı. Sevda boğuluyordu. Aklına onu kurtaracak değişik bir şey de gelmiyordu. Sevda ölmek istemiyordu. Can havliyle kocasını ittirdi üzerinden. Adam yere düştü ama hala ‘Ben ibne değilim seni öldürürüm!’ diyordu. Ayağa katlı Sevda’nın üzerine yürüdü tekrar. Sevda pencere açık kalsın diye koyduğu mermeri hatırladı birden. Elini pencerenin kenarına götürdü, mermeri el yordamıyla buldu ve üzerine gelen adamın alnına vurdu. Kocasının yüzünde kanlar akıyordu ama hala aynı şeyleri söylüyordu. O an anladı Sevda ben ibne değilim diye bağıran kocasının ibne olduğunu. Çantasını, paltosunu alıp kaçtı oradan. İşte Sevda kendini o gece o parkta böyle buldu.

   Berfin 16 yaşına İstanbul’a kaçtığında elinde bir adres vardı. İlkokul öğretmeni Zehra Hanım’ın adresiydi bu. Zehra Hanım köydeki tüm kız çocuklarının okula gitmesinin zorunlu olduğunu söylemişti babasına. Babası, mecbur ortaokulu da okumasına izin vermişti. Zehra Hanım köyden ayrılırken Berfin’e İstanbul’daki adresini yazıp vermişti. Bir gün gelirsen mutlaka yanıma gel demişti. Tabi dört yıl geçmişti bunun üzerinden belki de Berfin’i unutmuştu bile. Ama Berfin sora sora adresi buldu. Zili çaldı ama açan olmadı. Merdivenlere oturdu bekledi. Birkaç saat geçmişti karnı da acıkmıştı. Annesinden kalan birkaç altın vardı yanında. Ama nasıl yapılır da bozdurulur bilmiyordu buralarda. Sonunda apartmandan biri çıktı. Genç bir adamdı bu. ‘Birine mi bakmıştınız?’ dedi. Berfin bozuk Türkçesiyle öğretmenini aradığını söyledi. Zehra Hanım oradan taşınalı bir yıl olmuştu. Ama adam kıza yardım etmek istemişti. Kızın halinden gidecek başka yeri olmadığı belliydi. O adam olmasaydı Berfin çok başka bir hayatı yaşayacaktı belki. Genç adam alt komşunun uzun yıllardır burada oturduğunu Zehra Hanım’la da çok yakın olduklarını söyledi ve kapıyı çaldı. Kapıyı açan yaşlı kadın ikisini de içeri davet etti. Berfin çekinerek girdi. Yaşlı kadın bir telefon defteri çıkardı genç adama verdi. Oradan Zehra Hanım’ın telefon numarasını buldular. Çok geçmeden öğretmeni Berfin’i almaya gelmişti. Berfin o gün ilk kez simit yedi. Berfin’in şansına babası onu hiç arayamadı çünkü o gittikten birkaç ay sonra hastalanıp öldü. Zehra öğretmen köydeki okulu arayıp yeni öğretmenden bilgi aldı. Berfin’in babası da ölmüştü. Kimsesi de yoktu. Zehra öğretmenin çocuğu olmuyordu. Berfin’i kendi çocuğu gibi büyüttü. Berfin lisede dövüş sanatlarıyla tanıştı. Yarışmalara katılmaya ve kazanmaya başladı. İçindeki öfke dövüşürken ona güç veriyordu. Zehra öğretmen onun doktor ya da avukat olmasını istiyordu ama baktı ki çok başarılı ve bu işi seviyor devam etmesine izin verdi. Üniversitede Beden Eğitimi bölümüne gitti Berfin. Yarışmalara katılmaya devam ediyordu. Üç yıldır antrenörü olan Kenan Berfin’i çok arzuluyor, onu gizlice soyunurken seyrediyordu. Berfin’in bunlardan haberi yoktu ama bir şeyler seziyordu. Kenan Wing Chun dövüş sanatında uzman olan tanınan bir hocaydı. Wing Chun bir kadın tarafından geliştirilmiş ve genç bir kıza aktarılmış bir Çin dövüş sanatı sitemiydi. Kenan için işin felsefesi pek önemli değildi. Bu alanda boşluk görmüştü ve ülkenin ilklerinden olmak istemişti ve olmuştu. Berfin’i beş yıldır tanıyordu. Birlikte birçok müsabakaya katılmışlardı. Onu kendine ait görüyordu. Ona her şeyi o öğretmişti, başarılarını o sağlamıştı ve bu kız onundu. Berfin 25 yaşında yaptığı sporun zirvesindeydi. İki kez şampiyon olmuştu. Ne zaman ringe çıksa annesinin yerde yatışı geliyordu gözünün önüne ve sonra onu kimse durduramıyordu. Berfin Kick Boks yapıyordu. Kenan Kick Boks alanında da çok iyiydi. Hatta iki sporu birleştiren bazı özel teknikleri vardı. Berfin’i böyle çalıştırıyordu. Kenan’ın sapkın düşünceleri artık aklını zorluyordu. Berfin onundu ve artık bedeni de onun olmalıydı. O gün her şeyi ayarlamıştı. Salona kimsemin gelmemesini sağlamıştı. Berfin’le özel ders yapacaklardı. Çalışma bittikten sonra Berfin soyunma odasında duş alıyordu. Birden arkasından yaklaşan Kenan’ı fark etti. Şok olmuştu. Tüm bedeni kilitlenmişti. Savunma ya da saldırı her şeyi unutmuştu sanki. Donmuştu. Kenan onu çevirip eğdi ve içine girdi. Kenan’ın inlemeleri, suyun akışı, canının yanması hepsi gerçekti ama o öylece donup kalmıştı. Kendini savunmaya ya da kaçmaya çalışamamıştı. Kenan işini çabuk bitirdi. Çünkü çok uzun zamandır bunu hayal ediyordu. Berfin’in tepkisizliği onun da razı olduğunu gösteriyordu ona göre.     Suyun altında duran Berfin’in bacaklarının arasından kanlar akıyordu. Kan suya karışıyor Berfin öylece donmuş Kenan’a bakıyordu. Kenan ona yaklaştı, gülümsedi ve sen benimsin, dedi. Berfin birden ayıldı sanki. Ben kimseye ait değilim dedi ve aniden duşun kordonuyla Kenan’ı boğmaya başladı. Kenan yeni boşalmış olmanın ve hiç beklemediği bu durumun şokuyla kurtulamadı. Kanlı su ve meniler delikten akıp giderken Kenan’ın çırpınması durdu. Berfin öldüğünü düşündü ve hızlıca giyinip oradan kaçtı. İşte Berfin kendini o gece o parkta böyle buldu.

   Olayların olduğu gecenin üzerinden on beş gün geçmişti. Kadınlar birbirlerine iyice bağlanmış. Yepyeni bir hayata başlamışlardı. Umay bu yeni çetenin aklıydı. Berfin bu yeni çetenin gücüydü. Sevda bu yeni çetenin araştırmacısıydı. İpek bu yeni çetenin bağlantılarını yürütecekti. Öncelikle Berfin’in hepsine dövüşmeyi öğretmesi gerekiyordu. Silah kullanmak, dövüşmek, savunma yapmak hepsinde çok iyi olmaları gerekiyordu. Psikolojik yapılanmayı da Umay halledecekti. Sağlam, asla yıkılmayacak demir gibi ruhları olacaktı. Korku eşiğini o gece hepsi geçmişti. Şimdi Özgürlük Parkı’nda karşılaştıkları gece anlam kazanmıştı. Bu yüzden çetenin adını bulmakta zorlanmadılar. ÖP oldu çetenin adı Özgürlük Parkı. Tam bir yıl süren hazırlık sürecinde İpek tüm masrafları karşıladı. Hepsi çok değişmişti. Görünüşleri de zihinleri de ruhları da değişmişti. Artık ilk planı uygulamanın zamanı gelmişti. Umay çocuklardan başlamakta ısrarcıydı. Ve ilk hedefleri 9 ile 15 yaşındaki çocuklara tecavüz eden bir gurup yurt çalışanı oldu. Gazetede çıkan haberde yurt adı ve çalışanların adı gizli tutulmuştu. Hemen araştırmalara başladılar. Olayın gerçekleştiği yer uzak bir kasabaydı ve yurt din kurumu bağlantılıydı. Olayın üstü hemen kapatılmış, çalışanlar da başka yerlere gönderilmişti. Büyük bir titizlikle olayı inceleyen kadınlar tecavüzcülerin yerlerini tespit ettiler. Ve en ince ayrıntısına kadar intikam planını yaptılar. Polisler birkaç gün arayla işlenen cinayetlerin aynı kişi tarafından işlendiğini açıklamışlardı. Ama kadınların beklediği gibi tecavüzcülerin öldürüldüğü haberi çıkmamıştı. Aradan bir ay geçti. Yeni bir plan yaptılar. Tecavüz edilip öldürülen bir üniversite öğrencisinin haberi üzerinde yoğunlaştılar. Tecavüzcü katil ya da katiller hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Ama kadınlar olayı derinlemesine incelediler ve biraz para biraz bağlantıların gücüyle tecavüzcü katili buldular. Ve aynı tarzda, mesaj verecek şekilde cesedi olayın olduğu yere bıraktılar. Ertesi gün haberlerde tecavüzcü katilin öldürüldüğü manşetlerdeydi. ÖP ilk başarısını sağlamıştı. Umay bunun bir cinayet olmadığını öz savunma olduğunu söylüyordu. Hepsi yaptıkları bu eylemlerden gurur duyuyordu. Ve giderek uzmanlaşmışlardı. Birkaç yıl içinde gerçekten de tecavüz olaylarında düşüş yaşamaya başladı. Cinayetlerle ilgili araştırmalar sonuç vermiyordu.

Yeni bir Emniyet Komiseri sadece bu konuyla ilgilenmek için görevlendirdi. Kendi bir kadındı ve karşısında kadınların olduğunu bilmiyordu. Duygu komiser adının aksine duyguları pek canlı biri değildi. Babası onu erkek gibi yetiştirmiş ve çok iyi bir polis olması için elinden geleni yapmıştı. Duygu komiser de tam olarak öyle olmuştu. Babasının bilmediği bir tek şey dışında her şey babasının istediği gibiydi. Duygu komiser dosyayı gecelerce incelemişti. Ve aylar sonra yeni bir cinayet haberi gelmişti. Olay yerini bizzat inceleyen Duygu komiser de kendinden öncekiler gibi cinayeti bir erkeğin ya da birkaç erkeğin gerçekleştirdiğini düşünüyordu. Kurban 30’lu yaşlarında, iri yarı bir adamdı. Ertesi gün adamın küçük bir kıza tecavüz ettiği ortaya çıktı. İşte yine aynı çemberin ortasındaydılar. Artık bu cinayetleri işleyenlerin belli bir amacı olduğu ortadaydı. Ama bir dahaki cinayeti tahmin etmek olanaksızdı. Çünkü memlekette her gün onlarca kadın cinayeti, tecavüzü, çocuk istismarı olayı yaşanıyordu. Duygu komiser olayları çözmeye en çok yaklaşan komiser olmuştu. Ta ki bir gün aniden ortadan kaybolana kadar. Şimdi artık çeteye bir de polis katılmıştı. Özgürlük Parkı çetesi kadınların ve çocukların intikamını almaya devam ediyor. Eylemlerini planlamadıkları zamanlarda ise gayet normal hayatları var. Sevda bilgisayarda kendini çok geliştirdi. İnternette en ilginç bilgileri paylaştığı bir bloğu var. Berfin kız çocuklarına dövüş sanatları öğretiyor. İpek arkadaşlarından kendisi için özel bir plan istedi. Üvey babasını öldürdü ve onun yalısında yaşıyor. Umay akademisyenlik yapıyor ama herkesten habersiz bazı geceler dışarı çıkıp kendisine asılan taksicileri hastanelik ediyor. Haftada bir gün mutlaka bir araya gelip terapi yapıyorlar. Ve profesyonel intikam planlarını uygulamaya devam ediyorlar.

                                                                     

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Spotıfy

POPÜLER YAZILAR

NEOLİBERALİZME İNSAN HAKLARI PENCERESİNDEN BAKIŞ

Neoliberalzim ile insan hakları anlayışının siyasi ve medeni haklar bağlamında uyuştuğu görülürken, ekonomik ve sosyal hakların birey özgürlüğünü olumsuz etkileyecek bir devlet formu getireceğini savunan noeliberal görüş, bu haklar bağlamında insan hakları anlayışının dışına çıkar. Neoliberal özgürlük anlayışı ile insan haklarının özgürlük anlayışı birbirinden farklıdır. Neoliberal anlayışta kapitalist şirketlerin özgürlüğü bireylerin özgürlüğüne ve insan haklarının ekonomik ve sosyal kısımlarına yeğ tutulmaktadır.

LİLİTH: “9 KERE LEYLA”NIN HATIRLATTIĞI BİR KADIN

Lilith’in savunmasıyla başlayan film Leyla’nın ölümsüz Lilith’e dönüşmesi ve bize hikayesini anlatmasıyla son buluyor. Ne yaparsa yapsın şeytanlaştırılmaktan kurtulamayan Lilith bir de böyle deneyeyim, erkeklerin istediği gibi olayım diye domestik rolleri kabul etmiş, evinin kadını olmaya razı gelmiştir. Ancak böyle yaptığında da yine sonuç aynıdır. Oğlu bile onun düşmanı olarak karşısındadır. Neden? Oğul da bir erkektir de ondan.

“Yapmama”nın gücü adına

Bazen yapmamalı ve durmalıyız ki yeniden harekete geçmek için güç toplayalım, bazen yüklerimizi boşaltmalıyız ki yeni fikirler, hayaller için bahçemizde yer açılsın, bazen ölmeliyiz ki yeniden doğabilelim, bazen susmalıyız ki doğru zamanda doğru şeyler söylemek, kelâm etmek için alan açılsın...
X