SİNEMANIN DUYULAN HAZİNESİ: FİLM MÜZİKLERİ – BÖLÜM 1

Sinemanın çarpıcı güzelliğinin en önemli unsurlarından

biri olarak; sinematografi ve senaryonun yanında ses ve

müziğe, görsel ve işitsel bir sanat eseri olan filmlerin, film

müzikleri ile olan ayrılmaz bağına doğru çıkılan bir

yolculuk, “Sinemanın Duyulan Hazinesi”

Öyle filmler vardır ki görsel bir tatmin sağlamanın yanı sıra adeta bir müzik ziyafeti de yaşatır. Sinemayı sinema yapan da tam olarak müziğin, senaryonun ve sinematografinin kesiştiği görsel ve işitsel anlam bütünlemesinin muazzamlığıdır kanaatimce. İyi bir film, bu öğelerin kusursuz ve apaçık birleşimidir. 

Elbette ki bir film usulca sonsuz bir sessizlik içerisinde, sadece tek bir melodi ile veya dünya klasiklerinin tekrar tekrar çalınması ile de var olabilir. Bu konuda sayısız örneğe rastlamak mümkün. Güney Kore asıllı yönetmen Kim Ki-Duk’un unutulmaz filmlerinden 3- İron’da (Boş Ev) tüm film boyunca tek bir müzik işitiriz örneğin; Mısır’lı Natacha Atlas’ın Gafsa isimlisi şarkısı filmin duruluğu içerisinde Arapça bir ahenk yaratarak adeta bir senfoniye dönüşür. Yine aynı yönetmenin Spring, Summer, Fall, Winter… and Spring (İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar) isimli filminde sonsuz sessizliğe var oluşumuzun müziğiyle dahil oluruz; doğa sesleri. Ünlü Rus yönetmen Tarkovsky ise görkemli orkestralarla çalışmayı –Stalker’da Eduard Artemyev ile yapılan işbirliği gibi- pek sever. Ya da Zerkalo’daki (Mirror) gibi vazgeçilmez choral senfonileri ile Bach’ın Matthew Passion klasiğinin içerisinde buluruz kendimizi. 

Verdiğim örneklerdeki gibi filmlerin büyüleyici etkisini, bu gizli kahramanların (Müzisyenlerin) çabasında yakalayabiliriz. Görsel bir şölenin sadece sinematografik gerçekliğinden sıyrılıp işitsel bir hazineyle muhteşem kesişimine şahit oluruz.  Bu sebeple film müzikleri, sessizliğin içerisinde dahi sinema’nın vazgeçilmez bir parçasını oluşturur. 

Bu seriye başlamamın sebebi de tam olarak bu gizli kahramanların, sinematografik gerçekliğin içerisinde yarattığı hazineyi daha görünür kılmak. Alt alta filmleri ve müzikleri sıralamak elbette ki kolay olurdu fakat her bölümde bir veya iki film ve müziklerinden derinlemesine bahsetmek ve müzisyenlerin yaratılan gerçekliğe yaptıkları dokunuşları açığa çıkarmak adına size bazı filmlerin müzik öykülerinden ve bende yarattığı titreşimlerden bahsetmek istiyorum. 

Bugün ise bir açılış olarak müziğin sadece bir element olmadığı, filmin ta kendisi olduğu bir dünya ile başlayacağım için tek bir film ile karşınızdayım.

LA DUBLE VİE DE VERONİQUE (VERONİQUEİN İKİLİ YAŞAMI) *  (1991) 

Yönetmen: Krzysztof Kieślowski
Film Müzikleri: Zbigniew Preisner

sinema

Birçok sinema severde olduğu gibi, sinema hafızamın en özel ve en gösterişli yerlerinden birinde durur Polonyalı unutulmaz yönetmenin Kieślowski’nin filmleri. Fransız bayrağı sembolü etrafında dönen unutulmaz üçlemesi Three Colours: Blue (1993),  White (1994), ve  Red (1994) neredeyse izleyen herkesin görsel hafızasında sonsuz bir yer kaplar. Üçlemede olduğu gibi Kieślowski’nin filmlerinin müzikleri genelde muhteşem müzisyen Zbigniew Preisner’in elinden çıkar. Zira onların hayata geçirdikleri dostluk, hem ortaklık hem de sevişmektir. 

Kieślowski filmlerinde sanatın her haline kusursuz bir şekilde ulaşmak mümkündür. Üçleme buna çok iyi bir örnektir. İsimlerinden yola çıkarak filmlerin sinematografisinde, ışığından kostümüne ve dekoruna kadar her yerde renkleri seçmek mümkündür. Film karelerinde ve sekanslar içerisinde renk bütünlüğünü gözden kaçırmak ise neredeyse imkânsızdır. Müzikler de renklerin çocuğudur çoğunlukla, müzisyen filmin ayrılmaz bir öğesinden çok kendisidir.


Three Colours: Blue (1993) Three Colours: Red (1994)

Üçlemeden başka bir yazıda uzun uzun bahsedeceğim için asıl filmimize dönelim.

Bundan yaklaşık üç sene önce doğum günümde sevgilim tarafından ellerime tutuşturulmuş bir La Duble Vie De Veronique Soundtrack plağı ile gözlerimi hızlıca film müzikleri âlemine çevirmiştim. Bunun sebebi filmin en sevdiğim filmlerden biri olmasının yanı sıra filmin; çocukluğumdan, yıllar sonra Kadıköy Rexx sinemasında 25. Yılına özel gösterimini yakaladığım zamana kadar aklımın bir köşesinde müziğinin ahenginin dolaşıyor olması olsa gerek. Belki de bu açıdan müzikleri anlatabilmem için size birazcık filmden de bahsetsem fena olmaz.

Filmin adı üstünde; Veronique’in ikili Yaşamı. Irène Jacob’u diğer yıl en iyi kadın oyuncu dalında Cannes Film Festivalinde ödüle kavuşturan bu filmde Polonyalı Weronika ve Fransız Veronique olarak iki farklı rolde görüyoruz. Birbirinden habersiz ama aynı görünüşe ve hatta benzer yeteneklere ve belki de kadere sahip iki kadının hikâyesi. İkisinin de babaları ile sürdürdüğü bir yaşamı, muazzam bir müzik yeteneği var. Weronika muhteşem bir sese sahip bir opera sanatçısı olma yolunda ilerlerken, Veronique bazı sebeplerden dolayı aynı yeteneği öğretmenlikle sınırlandırmış bir kadın. Spoiler vermemek için filmin içerisindeki ayrıntılarına fazla girmek niyetinde değilim ama Veronique’in kaderinde Weronika’nın müzik dehasının ve yaşantısının, aşka ve yaşamının kendisine doğru ilerleyen eğride ayrılmaz bir önemi var.

film müzikleri, sinema

Weronika’nın babasına “İçimde tuhaf bir his var. Sanki yalnız değilmişim gibi hissediyorum.” dedikten sonra Polonya’nın Kraków şehrindeki halasının yanına gerçekleştirdiği seyahat sırasında, kendini 90’ların öğrenci hareketlerinin ortasında bulduğu bir anda, bir turist otobüsünün içerisinde Fransa’dan gelen Veronique’i görmesi de aralarındaki bağın titreşimlerini sergiliyor.

Bu hikâyenin çok küçük bir kısmı ise de filmin müziklerine ilişkin yorum yapabilmek için yeterli diye düşünüyorum. Zira filmin başından beri sahneleri eksiksiz takip eden melodiler, Weronika’nın muhteşem sesiyle bizi büyülediği opera sekansında adeta göklere ulaşıyor. Weronika, sahnede Van den Budenmayer Concerto en Mi mineur’ü adeta az sonra yaşanacakların habercisi gibi seslendirirken oturduğumuz yerde tüylerimiz diken diken oluyor ve film tek bir sahnede koca bir senfoniye dönüşüyor. Elinde tuttuğu ayakkabı bağcığını parmağına dolayarak haykırıyor ve sinema tarihindeki en büyülü, en dramatik konserlerden birini sergiliyor. 

Müziğin film olduğu yer tam olarak burada başlıyor sanırım. Devamı ise başlı başına bir senfoni orkestrasını dinlemekten farksız. Elimdeki soundtrack plağının içerisinde Hollywood’un yine unutulmaz seslendirme sanatçılarından ve yönetmenlerinden birisi olan Richard Williams’ın bir notuyla karşılaştım. Kieślowski’nin yaklaşımına ilişkin birkaç kelimeyi oradan aktarmakta fayda görüyorum. Richard Williams sözlerinde sinematografi ve diyaloğun yanında müziğin de filmin ayrılmaz parçalarından biri olduğunu söylüyor. The Godfather’ın unutulmaz müziklerini yapan Nino Rota başta olmak üzere birçok müzisyenden örnekler sıralıyor ve ekliyor; “Ancak bazı filmlerde müzikler o kadar organik ve yaratıcı bir şekilde kullanılır ki tıpkı -La Double Vie De Veronique’de olduğu gibi- ender rastlanan bir iş bilirliği olarak kayda geçer. Zbigniew ve Kieślowski’nin yaptığı tam olarak budur. 

Bunları söylemesinin sebebi şu; Bu film Kieślowski için irrasyonel, adlandırması neredeyse imkânsız, hassasiyet ve sürprizlerle dolu bir film. Müzik de aynen bu şekilde tezahür etmeli çünkü filmin başrolü Irène Jacob değil müziğin ta kendisi. Bu yüzden daha önceki filmlerinde de çalıştığı Zbigniew, yönetmenin dehasını kendi müziklerinin eşsizliği ve baskınlığı ile adeta bir dil gibi işlemek durumundaydı. Kieślowski daha da ileri gitti ve “Sen müziği yap, ben filmi çekeyim” dedi. 

Böylece Veronika’nın İkili Yaşamı (La Duble Vie De Veronique) müzikleri ile filmin başrol koltuğuna oturmuş oldu. Filmin müzikleri bu filmin ta kendisiydi. Zbigniew Preisner filmin adeta yönetmen koltuğunda oturuyordu. 

* La Duble Vie De Veronique (1991) IMDB

Elif Sıla Aşık
Elif Sıla Aşık
Avukat. Yaşam sanatında dayanışır, sosyalizm ve hukuk çalışır. Sinema, Klasik Batı Müziği ve Şiir doğurur.

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Spotıfy

POPÜLER YAZILAR

NEOLİBERALİZME İNSAN HAKLARI PENCERESİNDEN BAKIŞ

Neoliberalzim ile insan hakları anlayışının siyasi ve medeni haklar bağlamında uyuştuğu görülürken, ekonomik ve sosyal hakların birey özgürlüğünü olumsuz etkileyecek bir devlet formu getireceğini savunan noeliberal görüş, bu haklar bağlamında insan hakları anlayışının dışına çıkar. Neoliberal özgürlük anlayışı ile insan haklarının özgürlük anlayışı birbirinden farklıdır. Neoliberal anlayışta kapitalist şirketlerin özgürlüğü bireylerin özgürlüğüne ve insan haklarının ekonomik ve sosyal kısımlarına yeğ tutulmaktadır.

LİLİTH: “9 KERE LEYLA”NIN HATIRLATTIĞI BİR KADIN

Lilith’in savunmasıyla başlayan film Leyla’nın ölümsüz Lilith’e dönüşmesi ve bize hikayesini anlatmasıyla son buluyor. Ne yaparsa yapsın şeytanlaştırılmaktan kurtulamayan Lilith bir de böyle deneyeyim, erkeklerin istediği gibi olayım diye domestik rolleri kabul etmiş, evinin kadını olmaya razı gelmiştir. Ancak böyle yaptığında da yine sonuç aynıdır. Oğlu bile onun düşmanı olarak karşısındadır. Neden? Oğul da bir erkektir de ondan.

“Yapmama”nın gücü adına

Bazen yapmamalı ve durmalıyız ki yeniden harekete geçmek için güç toplayalım, bazen yüklerimizi boşaltmalıyız ki yeni fikirler, hayaller için bahçemizde yer açılsın, bazen ölmeliyiz ki yeniden doğabilelim, bazen susmalıyız ki doğru zamanda doğru şeyler söylemek, kelâm etmek için alan açılsın...
X