“İstanbul Sözleşmesi farkına varılan bir sözleşme değil”

İstanbul Sözleşmesi uzun bir süredir Türkiye gündeminde yer alan bir sözleşme.  Eşcinselliği meşrulaştırdığı, gelenekleri ve aileyi yıktığı şeklindeki iddialarla tartışmaya açılan sözleşme, pek çok feminist örgüt ve kadın derneği tarafından yapılan eylemlerle de desteklendi. Konu hakkında İstanbul Sözleşmesi konulu bir tez ile İstanbul Üniversitesi Kadın Çalışmaları bölümünden mezun olan Melike Kaplan ile konuştuk. Melike sözleşmeyi hedef alan söylemleri sözleşmenin sadece Türkiye’de değil dünyada da hedef alınmasından yola çıkarak ataerkil sistemin devamlılığının istenmesi olarak yorumladı.   

Kadına Yönelik ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi ya da bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi son dönemlerde Türkiye’de eşcinselliği meşrulaştırdığı, gelenekleri ve aileyi yıktığı gibi söylemlerle hedef alındı. Bununla birlikte sadece Türkiye’de değil Polonya gibi sözleşme tarafı başka ülkelerde de benzer gerekçelerle tartışılmaya devam ediyor. Uluslararası alanda da feministlerin ve kadın hakları savunucularının, LGBTİ+ hareketlerinin desteklediği ancak muhafazakar iktidarların hedef aldığı sözleşme hakkında İstanbul Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nden İstanbul Sözleşmesi ve  6284 sayılı kanun hakkındaki tezi ile mezun olan Melike Kaplan ile konuştuk. 

Hale Güzin Kızılaslan’a ait bir fotoğraf

Seni tanıyabilir miyiz?

Ben Melike. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde okudum. İstanbul Üniversitesi Kadın Çalışmaları yüksek lisans bölümünden İstanbul Sözleşmesi üzerine yazdığım bir tezle bu sene mezun oldum.

Kadın Çalışmaları bölümünü neden seçtin?

Lisanstan mezun olduktan sonra tam olarak ne yapacağıma karar verememiştim. KPSS ile başladığım süreci yüksek lisans yapmak istiyorum diyerek kapattım. Bence iyi bir karar verdim. Öğretim görevlisi olmak istiyorum diye yola çıktım. Hayatımda hiçbir şeyi bu kadar çok istemedim. Kadın Çalışmaları’nın lisanstayken farkına varmıştım. Yüksek lisans veya araştırma alanının istediğin ve okumaktan sıkılmayacağın bir alan olması gerekiyor. Kadın Çalışmaları’nın içerdiği hiçbir şeyden sıkılmayacağımı düşündüğümden bu bölüme başvuru yaptım. Başvuru yaptığım dönem zor bir dönemdi. Sadece oraya başvuru yapabildim ve şansıma oldu. Bu bölüm hayatta verdiğim mücadelenin anlamını tam olarak kavrayan ve anlamlandıran bir bölüm. O yüzden onun üzerinden feminist çalışmalar yapmak benim için çok önemli.

“İstanbul Sözleşmesi farkına varılan bir sözleşme değil”

İstanbul Sözleşmesi’ni tez konusu olarak seçme nedenin neydi?

Yüksek lisansa başladığımda tez konusu olarak seçtiğim bir konu vardı. O da yine hukukla bağlantılı bir konuydu. Hukuk üzerinden gitmem lisanstayken aldığım insan hakları dersine olan ilgimle alakalı. İstanbul Sözleşmesi de aslında çok da bilinen, farkına varılan bir sözleşme değil. Artık farkına varılıp uygulanması gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden de araştırmam bunun üzerine, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kanunu anlamak üzerine yoğunlaştı. 

“Kadınlar, üzerinde hakimiyet kurulması gereken tehlike olarak tanımlanıyor”

Tam da sözleşmeyi çalıştığın dönemde sözleşme hakkındaki tartışmalar şiddetlendi. Sen neler hissettin? Bu konuda ne düşünüyorsun?

Teze başladığımda ciddi eleştiriler geldiğinin farkında değildim aslında. Ama eleştiriler ve çekilme söylentilerinin sadece Türkiye bazında değil dünyada olduğunun farkına varınca bu gerekçelerin ataerkil sistemin ve toplumsal cinsiyet rollerinin devamlılığının sağlanması çabası olduğunu söyleyebilirim.

Sözleşmenin tartışmaya açılacak bir tarafı yok. Olumsuz eleştiriler getiren kesim de öyle çok geniş bir kesim değil ancak bu kişi veya kurumların bulundukları konum itibariyle daha fazla kesime ulaşmaları mümkün. Tamamen şiddetin devamını ve kadınları kontrol altında tutmayı isteyen ve kadınları özel alana hapsederek önündeki “tehlike”yi kaldırmaya çalışan bir kesim. Herkesin yaşam tarzına saygılı olunması gerekir. Ancak bu yaşam tarzı veya kültürel değerler başka bir insanın haklarını engelleme durumunda olamaz. 

“Cinsel farklılık üzerinden ayrımcılık kabul edilirse diğer ayrımcılıklar da gelir”

Sözleşmenin tartışmaya açılmasının nedeni nedir sence? 4. maddeyle ilişkisi ne? Bu madde neden bu kadar tartışıldı?

Kadına yönelik şiddet bir insan hakkı ihlalidir yani kültürel veya toplumsal değerler adı altında meşrulaştırılamaz. Bu sebeple öne sürülen gerekçelerle sözleşmenin ortadan kaldırılması şiddetin artması ve meşruluğunun devamı demektir. Mesela eski Türk Ceza  Kanunu’nda töre ve namus adı altında kadın cinayetlerinin faillerine indirim uygulanıyordu. Kendi yaşam tarzına uymuyor diye bir insana şiddet uygulamak ve şiddetin son aşaması olan yaşam hakkını elinden almak kimsenin haddine olamaz.

Şiddetin nedeni kadınların davranış veya yaşam tarzı değil, toplumsal cinsiyete dayalı güç eşitsizliğidir. Sözleşme tam da bunu yasaklıyor. Yapamazsın diyor. Bunun yapılmaması için taraf devletlere tedbirleri al diyor. Bu yönüyle sözleşme ondan önce yapılmış uluslararası kadına yönelik şiddetle mücadeleye dair düzenlemelerin birikimini temsil ediyor. Burada sorabileceğimiz bir soru var. Çok fazla uluslararası veya bölgesel kadına yönelik şiddetle mücadeleye dair düzenleme olmasına rağmen niye sürekli bu şiddeti önlemek yok etmek için düzenlemeler yapılıyor?

Aslında bu düzenlemelere rağmen hala kadının birey ve hakları olduğunu ve bu hakları kullanabileceği kabul edilmiyor. Kadınlar hala üzerinde hakimiyet kurulması gereken tehlike olarak tanımlanıyor ve şiddet de bu tanımlama üzerinden kadınlara karşı bir baskı aracı olarak kullanılıyor. Kadınları bu şekilde gören ataerkil zihniyetin çekilme gerekçelerine şaşırmıyorum ama haklı da bulmuyorum. Çünkü benim insan haklarımın dolayısıyla kadının insan haklarının ihlalini önlemeye çalışıyor sözleşme.

Tabii sözleşme düzgün bir şekilde uygulanırsa anlamlıdır. Kağıt üzerinde durmasıyla kadına yönelik şiddet önlenmiyor. Bunu da her gün öldürülen kadınlar ile maalesef görüyoruz.

Sözleşmenin dördüncü maddesi ise ayrımcılık yasağı üzerine yani ırk, din, dil, cinsel yönelim vs. hiçbir farklılığın şiddet için bir neden oluşturamayacağını söylüyor. Türkiye’de yemeğin tuzu eksik, bulaşıklar yıkanmamış, yemek yapılmamış, “erkekliğine laf söylemiş” -ki bu kavram da tartışılır; belli bir tanımı olamaz- gibi söylemler ile kadınlara şiddet uygulanıyor. Bu nedenlerle de şiddetin uygulanabileceği meşru sayılabileceği öne sürülüyor. Ancak şiddetin bir nedeni olamaz, olmamalıdır. 

Dördüncü maddede geçen ayrımcılık yasağı anayasamızda 10. maddede de var. Sözleşmeye dair bu tartışmalar ise ataerkil sistemin ve toplumsal cinsiyet rollerinin korunması için. Bir de tabi bunun heteronormatif bir tarafı da var. Dünyada hakim olan cinsel yönelim heteroseksüelik. Tıpkı ataerkillikle mücadele gibi cinsel farklılıklar da kabul edilmiyor. Eğer bunun üzerinden yani cinsel farklılık üzerinden ayrımcılık kabul edilirse zamanla diğer ayrımcılıklar da gelir. Bir ayrımcılığı kabul etmek diğerlerini de meşrulaştırır. Şiddet bu şekilde önlenemez.

Sözleşme kadına yönelik şiddetle mücadelede uluslararası standartları belirliyor.”

İstanbul Sözleşmesi’nin etkin uygulanması topluma neler katacak?

Şiddet hemen ortadan kaldırılabilecek bir şey değil. Yani arkasında kök salmış ataerkillik ve toplumsal cinsiyet var. Dolayısıyla tamamen yok etmek için ilk başta ataerkillik ve toplumsal cinsiyete dayalı zihniyeti yok etmek gerekiyor. Sözleşme kadına yönelik şiddetle mücadelede uluslararası standartları belirliyor. Bu sebeple devletlere kılavuz niteliği taşıyor. Sözleşmenin etkin uygulanması şiddet öncesi ve sonrasında gerçekleşebilecek olan mağduriyetlere karşı önemli önlemleri sağlar. Kadınlar şiddetten korunmak ve adalet için bir kuruma başvurduğunda geri çevrilmez. Hala Türkiye toplumunda bunu görüyoruz mesela.

Sözleşme bir insan hakkı ihlalini önlemek için sadece kadına yönelik şiddete hasredilmiş bir düzenleme. Dolayısıyla onu etkin bir şekilde uygulamak bu insan hakkı ihlali ve ayrımcılığa darbe vurur. Şiddet, bir insanın, bir kadının yaşam hakkının elinden alınmasına kadar giden bir süreçtir. Bu da  sözleşmenin ne kadar önemli olduğu ve neden etkin bir şekilde uygulanması gerektiğini söylüyor. Bir insanın yaşamasını sağlamak için.

nilüfer bulut
nilüfer bulut
1993 doğumlu. Ege Üniversitesi Gazetecilik mezunu. İstanbul Üniversitesi Kadın Çalışmaları yüksek lisans öğrencisi. Feminizm, queer, toplumsal hafıza ve siyasete ilgili.

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Spotıfy

POPÜLER YAZILAR

NEOLİBERALİZME İNSAN HAKLARI PENCERESİNDEN BAKIŞ

Neoliberalzim ile insan hakları anlayışının siyasi ve medeni haklar bağlamında uyuştuğu görülürken, ekonomik ve sosyal hakların birey özgürlüğünü olumsuz etkileyecek bir devlet formu getireceğini savunan noeliberal görüş, bu haklar bağlamında insan hakları anlayışının dışına çıkar. Neoliberal özgürlük anlayışı ile insan haklarının özgürlük anlayışı birbirinden farklıdır. Neoliberal anlayışta kapitalist şirketlerin özgürlüğü bireylerin özgürlüğüne ve insan haklarının ekonomik ve sosyal kısımlarına yeğ tutulmaktadır.

LİLİTH: “9 KERE LEYLA”NIN HATIRLATTIĞI BİR KADIN

Lilith’in savunmasıyla başlayan film Leyla’nın ölümsüz Lilith’e dönüşmesi ve bize hikayesini anlatmasıyla son buluyor. Ne yaparsa yapsın şeytanlaştırılmaktan kurtulamayan Lilith bir de böyle deneyeyim, erkeklerin istediği gibi olayım diye domestik rolleri kabul etmiş, evinin kadını olmaya razı gelmiştir. Ancak böyle yaptığında da yine sonuç aynıdır. Oğlu bile onun düşmanı olarak karşısındadır. Neden? Oğul da bir erkektir de ondan.

“Yapmama”nın gücü adına

Bazen yapmamalı ve durmalıyız ki yeniden harekete geçmek için güç toplayalım, bazen yüklerimizi boşaltmalıyız ki yeni fikirler, hayaller için bahçemizde yer açılsın, bazen ölmeliyiz ki yeniden doğabilelim, bazen susmalıyız ki doğru zamanda doğru şeyler söylemek, kelâm etmek için alan açılsın...
X