NIETZSCHE’DE DEHA

0
208

Çoğu insan, dehayı doğuştan gelen bir özellik olarak kabul etse de, bazı düşünürler için bu bir tartışma konusudur. Hatta bazıları doğuştan gelen böyle bir yeteneği tamamen reddeder ve başarının tamamen sosyal veya psikolojik temellere dayandırılabileceğini iddia eder. Bu düşüncenin en güçlü savunucuları olarak Einstein ve Nietzsche’yi gösterebiliriz. Diğer taraftan, doğuştan gelen dehayı çok güçlü bir biçimde destekleyecek birçok örnek olduğu gibi, bu konuda yapılmış önemli bilimsel çalışmaların da göz ardı edilemeyeceği aşikârdır. Öyle ise, Einstein ve Nietzsche’nin iddialarının taşıyabileceği başka anlamları keşfetmek gerekir. Aslında bu yazımın amacı, doğuştan gelen bir dehanın olup olmadığını tartışıp belirgin bir görüşü desteklemekten ziyade, iki görüşe de kulak verip insan için geliştirici olabileceğine inandığım bir sentez yakalamaya çalışmak.

Einstein hiç tartışmaşız tüm zamanların en önemli dehalarından birisidir. Einstein’ın şu sözleri de bu anlamda bir o kadar ilginçtir: “Benim hiçbir özel yeteneğim yok. Yaptığım sadece, tutkuyla merak etmek!” Anlaşılan o ki, Einstein bir dâhi olduğunu reddediyor ve fizik alanındaki olağanüstü başarılarını tutkulu ve meraklı olmasına bağlıyor. Einstein’ın bu düşüncesi akla şu soruları getiriyor: Başka bir insan fiziğe Einstein kadar tutkulu ve meraklı olabilir mi? Öyle olsa bile, Einstein’ın ürettiği çok yaratıcı soyut kavramları onun kadar yaratıcı bir biçimde hayal edip geliştirebilir mi? Böyle bakınca, Einstein’ın doğuştan gelen bir dehasının olduğunu düşünmek daha ‘güvenli’ görünüyor. Bu güvenlilik konusunu daha derinlemesine incelemek gerekir ancak şu aşamada probleme yeni bakış açıları ve kavramlar kazandırmak daha faydalı olacak. Bu konuya tekrar döneceğim.

John Armstrong “Nietzsche’den hayat dersleri” adlı deneme türündeki kitabında Nietzsche’nin fikirlerini belirli başlıklar altında sınıflandırmış ve bu fikirlere çok değerli yorumlarını da katmış. Kitabın, özellikle son yıllarda popülerliği artan kişisel gelişim kitaplarından farklı bir tadının olduğunu hissediyorum. Burada, “kişisel gelişim” ifadesinde beni rahatsız eden bir şeylere de değinmeden edemeyeceğim. “Gelişmek” kelimesi bende her daim mekanik bir çağrışım yaratmıştır.

Mekanik anlamda ilerlemek de çok önemlidir elbette ancak söz konusu olan insan ve insan ruhu olduğunda, gelişmek kelimesinin çağrışımının zayıf kaldığı kanaatindeyim. İnsan için daha derin bir çağrışım gücü olan, varoluşsal kaygılar da hissettirebilecek ve de ilerlemekten ziyade genişlemek gibi bir anlam taşıyabilecek bir kelime kullanmalı. Bu kelime, olmak kelimesinden türeyebilir sanki. Olum, oluşum, olgunlaşma gibi bir kelime olabilir mesela. Diğer taraftan, ‘bencillik’ gibi bir algı yaratan kişisel kelimesi yerine, ‘insana özgü’ anlamına daha yakın duran ‘şahsi’ kelimesini daha çok seviyorum. Böylece, “Şahsi olgunlaşış” kitabı diyebilirim mesela, John Armstrong’un kitabı için.

Armstrong’un da benzer bir biçimde ifade ettiği gibi, Nietzsche için insanın özgür iradesinin, değerlerinin ve de potansiyelinin farklı bir yorumu vardır ve Nietzsche insanın bazı yeteneklerinin sadece doğuştan var olabileceği düşüncesini şu sözleriyle keskin bir biçimde reddeder: “Bana tanrı vergisinden, içsel yeteneklerden bahsetmeyin. Tanrı vergisine sahip olmayan birçok büyük adamdan söz edilebilir. Ama onlar -farkında olan hiç kimsenin eksikliğinden bahsetmek istemediği niteliklerle- büyüklüğü elde ederek ‘dâhi’ oldular.” Nietzsche, insanın özgür iradesinin her bir insanda biricik olan gücü açığa çıkartmaya gebe olduğunu her fırsatta vurgular. Ancak Nietzsche’ye göre, bu güce ulaşmak için yüksek bir farkındalık ve cesaret gerekir.

Sebatla çalışarak ulaşılabilecek birçok başarı veya yeteneğin olduğu açıktır ancak bazı yeteneklerin, kesinlikle doğuştan olduğu da bir o kadar açıktır. Söz gelimi, ses güzelliği doğuştan gelir. Ayrıca, bazı büyük bestecilerin çok küçük yaşta besteledikleri olağanüstü eserler var, mesela Mozart’ın daha sekiz yaşındayken bestelediği senfonisi. Bu durumda, Mozart’ın dört yaşından sekiz yaşına kadar çok çalıştığını söylemek anlamsız olurdu. Yetenek veya deha konusunda kabul edilen evrensel bir tanım olmasa da, dehaya dair doğuştan gelen sinyaller bilimsel açıdan önemli bulgular taşımaktadır.

Hayatını dâhi insanların etkin bir şekilde keşfedilmesi ve eğitilmesine adamış olan Profesör Susan Johnson, bu konudaki önemli çalışmalarını “Identifying Gifted Students (Yetenekli Öğrencilerin Tespit Edilmesi)” adlı kitabında toplamış. Johnson, yetenekli veya dâhi bir öğrencinin sanat, ‘entelektüel aktivite’ veya liderlik gibi özellikle yaratıcılık gerektiren konularda diğerlerine göre çok daha yüksek bir kapasiteye sahip olabileceğini ve bu alanlarda yüksek performans gösterebileceğini iddia etmektedir.

Dolayısı ile dehanın veya yeteneğin var olduğu, fizik veya mühendislik kanunları kadar kesin temellere dayanmasa da, bilimsel olarak desteklenebilir. Ancak burada asıl önemli olan, böyle bir dehanın nasıl keşfedilebileceği ve de olgunlaştırılabileceğidir. Diğer taraftan, benim aklıma şöyle bir soru da geliyor: Bir insanın yeteneğinin olmamasının gözlemlenmesi, bu insanın doğuştan bir yetenek getirmediğini mi gösterir, yoksa onun yeteneğinin keşfedilemeyip sonradan da köreldiğini mi? Başka bir deyişle, aslında durum şu da olabilir: Doğuştan hepimiz yetenekliyiz, ancak bazılarımız bunu keşfedip olgunlaştıracak kadar şanslıyız, çalışkanız veya yürekliyiz.

Nietzsche ve Einstein’ın vurguladığı hakikat…

Einstein’ın ve Nietzsche’nin sözlerini bu bakış açısıyla değerlendirince, bize göstermek istedikleri başka bir hakikatin olduğu anlaşılıyor. Einstein eğer sözlerini şöyle ifade etmiş olsaydı bu durumu çok daha net açıklardı: “Ben çok özel olan yeteneğimi tutkuyla merak ederek ve sebatla çalışarak keşfettim!” Nietzsche de deha kavramına şu sözleriyle açıklık getirir: “Kurtuluş olmadan hayat ne kadar da rahatsız ve anlamsızdır! Doğada, kendi dehasından kopmuş ve amaçsızca etrafa bakınmaktan başka bir şey yapmayan insandan daha yalnız ve kimsesiz yaratık yoktur.”

Peki, eğer hepimizin biricik yetenekleri varsa, bizi onlara ulaşmaktan alıkoyan şey ne?
Nietzsche’ye göre tembellik ve korku. Yazımın başında bahsettiğim güvenlilik meselesine geri dönecek olursam, sözgelimi bir fizikçinin Einstein’ın doğuştan dâhi olduğunu düşünmesi, onun Einstein ile yarışmasına imkânının olmaması anlamına gelir. Einstein’ın tanrısal bir ödüle sahip olması düşüncesi ise Einstein’ı kıskanması için olağan gerekçeleri ortadan kaldırır. Böylece tembel ve korkak fizikçi, kendi kehanetini gerçekleyen bir anlayış ile yaşamına devam edip kendi dehasından kopuk bir biçimde yaşamaya devam edebilecektir.

Sonuç olarak, her birimiz iyi yaşamlar istiyoruz ancak talihsiz bir biçimde böyle bir yaşamı hayata nasıl geçirebileceğimizi çoğumuz pek de bilmiyoruz. Bu noktada, “Ne yapmalıyım?” sorusundan ziyade “Nelerden kurtulmalıyım?” sorusunun daha önemli olduğunu düşünüyorum.
Kendimizi keşfetmek ve bu keşfin verdiği üstün yaşamı onurlandırabilmek için ihtiyacımız olan enerjiyi bizden alan ağır yükler var omuzlarımızda: belki geçmişten, belki toplumdan, belki de alışkanlıklarımızdan, inançlarımızdan, mevcut değerlerimizden gelen yükler! Bu yüklerden kurtulabilirsek, kendimizi keşfedebileceğimiz yolda ihtiyacımız olacak enerjiyi sağlayabiliriz. Bu eşsiz yolun büyüsünden bahseden Nietzsche’nin ustaca söylemiyle bitiriyorum yazımı: “Senden başka kimsenin yürüyemeyeceği bir yol vardır. Onun nereye gittiğini sorma, düş yola. Bir insan asla, yolun kendisini nereye götüreceğini bilmediği zamanki kadar yükselemez!”

NIETZSCHE

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here