Apocalypse Now: Bozuk Pusula

 “Bu film bir sinema filmi değil… Bu film Vietnam hakkında da değil… Vietnam’ın ta kendisi… Gerçekten neyse o… Delilik…

Filmin yönetmeni Ford Coppola’nın sözleri bunlar.

Yine yönetmenin bir başka ifadesiyle, “bir Vietnam kurgusuyla Karanlığın Yüreği’nin modern bir anlatısıdır” bu film.

Karanlığın Yüreği[i], Joseph Conrad’ın bir romanı. Apocalypse Now bu kitaptan esinlenilerek yazılmıştır. Uyarlama demiyoruz; zira kitabın kurgusu ve olayları apayrı olup, filmle ortak yanı, olay örgüsü bazında çok sınırlıdır. Bu sebeple olsa gerek, yönetmen bile uyarlama demeyi tercih etmemiştir.

Bu yazımızda; biraz Vietnam Savaşı’nı, biraz delilik ve dehşet olgusunu, biraz Fransız Çiftliği sahnesini ve en çok da Kurtz’u konuşacağız.

Film çekimine dair

1979 yapımlı filmi[ii] çekmek için 1976 yılının şubatında Filipinler’e geçer Coppola. Filipinler, coğrafi olarak hem Vietnam’a çok yakın hem de çok benzer şartlar taşıdığından burayı tercih eder.

Yanında olan eşi Eleanor’dan, filmin çekim sürecinin bir belgeselini çekmesini ister. Eleanor da zaten belgesel çekimcisi olduğundan, Filipinler’de kaldığı süre boyunca filmin yapımına dair çoğu şeyi belgeler. Çok sonra, 1991 yılında bu belgesel “Hearts of Darkness: A Filmmaker’s Apocalypse[iii] adıyla yayımlanır. Bu yazımızda kullandığımız birtakım bilginin kaynağı bu belgeseldir. Buradan itibaren bu belgeseli uzun ismiyle değil de kısaca “film belgeseli” diye anacağız.

Vietnam savaşının resmen 1975’te sonlandığını düşününce, hemen bir yıl sonra bu savaş üzerine, hele de yenik düşmüş Amerikan ordusunun savaşta uğradığı dehşet üzerine film çekmeyi göze almak dahi takdire değer. Zira bu film için birçok yapımcı şirketten destek bulamaz yönetmen. Çünkü savaştan yeni çıkılmıştır ve ABD karşıtı bir film çekmek, hele de stüdyoda dahi değil de Filipinler gibi uzak bir coğrafyada filmi çekmek hem çok maliyetli hem de dediğimiz gibi yenik düşmüş Amerikan ordusunun yaşadığı çıplak dehşet olgusunu apaçık işlediğinden dolayı ölü bir yatırım olabileceğinden, yapımcı şirketler filmin çekimini üstlenmeye yanaşmaz.

Coppola daha önceden meşhur Godfather I ve II’yi çekmiş, oldukça iyi para kazanmıştır. Bu kazandığını neredeyse tümüyle Apocalypse Now çekiminde kullanır.

Filipin helikopterleri

Filmin çekimi için ABD, asker ve teçhizat desteği sunmaz. Coppola, Filipinler Cumhurbaşkanı ile anlaşma yapar. Helikopter sahnelerinde Filipinli pilotları ve Filipin askeri helikopterlerini kullanır. Karşılığında binlerce dolar kira ve pilot ücreti öder. Ancak bu kira ilişkisinin bir şerh hükmü vardır. Filipinler’in güneyinde komünist halk isyanları vardır o sırada. Filipin ordusu gerekli gördüğü zamanlarda, filmde kullanılan helikopterleri ve pilotları, anında, isyanı bastırmaya çağırabilecektir.

Öyle de olur. Üç dört kez, helikopter sahnelerinin çekimi sırasında isyan bastırmaya gider helikopterler. Coppola da şaşkınlık içinde filmi ertelemek zorunda kalır bu zamanlarda.

Zorlu hava koşulları ve set inşası

Setin inşası ve özellikle Albay Kurtz’un tapınağını inşa etmek (aslında mevcut bir tapınak onarılmıştır) için de Filipinli yerlileri kullanır yönetmen. Günlüğü 1-3 dolar arasında yaklaşık 600 yerli işçi tutar. En kötüsü de bölgede bir tayfun patlak verir ve tayfundan sonra setin yüzde sekseni yıkılır. Yeniden inşası için film 2 ay tatil edilir. Bu sürede oyuncular ve set işçileri evlerine gider. Setin yeniden inşası zaman alır. Yönetmen ve ailesi de eve döner. Coppola, evde geçirdiği sürede filmin sonunu yazmakla uğraşır. Aşağıda bahsedeceğiz; yönetmenin filmin sonuyla ilgili sıkıntıları vardır.

Son olarak, tekrar vurgulamak gerekirse, savaştan yeni ve yenilgiyle çıkmış bir ülkenin ordusunun yaşadığı dehşet hakkında, hemen ertesi yılında ve de stüdyoda dahi değil de zorlu coğrafi koşullarda böyle bir film çekmek bile bu filmi kıymetli kılar gözümüzde.

Karanlığın Yüreği’nden esinlenmeler ve kurgu farklılıkları

Conrad, Karanlığın Yüreği kitabında, fildişi ticareti yapan bir şirkette kaptan olarak işe giren Marlow’un, şirketin Kongo’daki sömürge şubesine gidişini, orada fildişlerini taşıyan bir geminin kaptanlığını yapmak üzere görevlendirilmesini anlatır. Ancak Marlow’un başlangıçtaki görevi fildişlerini İngiliz şirketin gemisiyle taşımakken, Kongo’ya gittiğinde şirket tarafından görevi değiştirilir.

Yeni görevi, Kongo’nun bir bölgesinde şirketin en parlak temsilcisi olarak çalışan ve tüm bölgede en fazla fildişi toplayan Avrupalı tüccar Kurtz’u bulmak, onu İngiltere’ye götürmektir. Çünkü Kurtz hastalanmış ve şirket tarafından geri çağrılmasına rağmen geri dönmüyordur. Marlow’a söylenen gerekçe budur.

Kitaptaki Kurtz, fildişi toplama konusunda çok başarılıdır. Kendine has yöntemleri vardır ve yerlileri kolaylıkla örgütleyip köle gibi çalıştırır. Kongo’da yerlilerin gözünde bir tanrı gibidir. Kendisine isyan eden yerlilerin yüzlercesini ise öldürmüştür. Şirket için çok karlı işler yaptığından “bir dahi” sayılsa da aynı zamanda bir canidir.

Marlow yeni görevini yerine getirir. Kurtz’u bulur, gemiye alır ve götürür. Ancak Kurtz dönüş yolunda hastalıktan ölecektir.

Görüleceği üzere burada kitabın ana karakteri Marlow’un, başlangıçta Kurtz’u getirmek gibi bir görevi yoktur. Bu görev sonradan ona verilir. Ayrıca Marlow hem bir tacir hem de kaptandır.

Apocalypse Now filminde de ele geçirilmek istenen kişi Kurtz’dur. Filmdeki Kurtz, başarılı bir albay olup, binden fazla madalyası vardır. Ancak filmdeki görev Kurtz’u geri getirmek değil, infaz etmektir.

Apocalypse Now… Saygon’da görev beklerken

Filmin başında ana karakter Yüzbaşı Willard, Güney Vietnam Yönetiminin başkenti Saygon’da bir otel odasındadır. Burada Saygon’a özel olarak dikkat çekmek gerek belki. Ayrıca çoğu Vietnam filminde dikkat edilirse bu yerin adı geçer. Saygon, Güney Vietnam Yönetimi’nin başkentidir.

ABD, Güney Vietnam Yönetimi ve Güney Vietnam Ordusu ile işbirliği içindedir ve Vietnam Savaşı boyunca güney yönetimi ile birlikte hareket etmiş, güneyde üsler kurmuştur. ABD ve Güney Vietnam’ın savaştığı taraf ise Kuzey Vietnam Yönetimi ve güneyde örgütlenmiş olan Viet Kong gerillalarıdır. Bunlar komünisttir.

Filmin başında Yüzbaşı Willard’ın, güneyin başkenti Saygon’da bir otelde dinleniyor olması bu sebeple şaşırtmamalı bizi. Aslında yüzbaşı savaşın içindedir hala; sadece dinlenmek üzere Amerika denetimindeki bir yerde bulunmaktadır. Ancak otel odasındaki durumunu düşünürsek, yoğun uyuşturucu ve içki kullanmakta, bu halde bir görev beklemektedir. Onu, içinde bulunduğu bunalımdan yeni bir görev kurtaracaktır.

İstihbarat tarafından çağırılır ve Albay Kurtz’u bulup infaz etme görevi verilir kendisine. Çünkü Albay Kurtz, dört Güney Vietnamlıyı, çift taraflı ajan oldukları gerekçesiyle infaz etmiştir. Tabi bunlar Güney Vietnamlı yani ABD ile birlikte hareket eden askerler. Bunlardan ikisi Güney Vietnam Ordusu’nda albaydır. Bu infazdan sonra ordu Kurtz’u çağırmış; ancak Kurtz Kamboçya’ya kaçmış, yanında da emrindeki bazı askerleri götürmüştür.

Her iki kurguda da (kitap ve film) ulaşılmak istenen kişi Kurtz’dur ve Kurtz delirmiş olarak tarif edilir. Ancak deliliği kitapta da filmde de sorgulanacaktır. Kitapta Marlow’un, filmde ise yüzbaşının anlamaya çalıştığı ve neredeyse istemeden büyülendiği Kurtz’ları bizler de kurguların sonuna kadar merakla bekleriz ve anlamaya çalışırız. Kurtz karakterlerini aşağıda ayrı bir başlık altında daha derinlikli ele alacağız.

Yüzbaşı, istihbaratın görevini kabul eder ve bir devriye istimbotuyla yanında dört devriye askeriyle nehir yolculuğuna çıkar. Amerika, Kamboçya ile resmen savaşmadığı için bu görev tam anlamıyla gizlidir. Devriyedeki askerler (istimbotu kullanan devriye kaptanı bile) nereye gittiğini bilmez. Nehrin yukarısına gidiyorlardır, ancak nehrin yukarısına doğru Viet Kong hâkimiyeti arttığından istimbota saldırılar da giderek artacak ve şahit oldukları olaylar da sertleşecektir.

Kitabın ve filmin kurgusu ayrı ayrı ve genel olarak bu şekilde.

KURTZ’A GİDEN YOLCULUK

Dehşet ve delilik hali: “Tekneden sakın ayrılma!”

Ormanda kaplan saldırısına uğramaları sonucu istimbotu hemen harekete geçiren kaptanın sözleridir bu: “Sakın tekneden ayrılma”. Her yerde ve her şeyde dehşet vardır.

Dehşetin bir de keskin bir kokusu vardır; napalm…

Jelatinize benzin de denen napalm, benzinle diğer bazı yanıcı maddelerin karışımıdır. 800 derecenin üzerinde sıcaklık üretir ve yakar.

Viet Kong (Ulusal Özgürlük Cephesi) savaş sırasında gerek gerilla taktiği izlediğinden gerekse ormandaki gizli yerlere (tünel, dehliz, kamufle edilmiş çukurlar) saklandığından, ABD ordusu çözümü napalm kullanımında bulmuştur. Havadan bombalı saldırı dahi yetersiz kalmıştır çoğu zaman. Çünkü hava saldırısından korunmanın bir yolu olarak Viet Kong, çözümü ABD ordusuna yakın savaşmakta bulmuştur. Gerillalar 50 metreden bile kısa mesafede savaşınca, ABD ister istemez havadan saldıramaz. Saldırırsa, karadaki deniz piyadeleri de bundan etkilenecektir. The Wietnam War[iv] belgeselinde (buradan itibaren kısaca savaş belgeseli diye anılacaktır) bir Viet Kong komutanı ABD ile yakın çatışma zorunluluğunu şöyle tarifler:

Amerikalılarla savaşmak için onları kemerlerinden kavramak zorundaydık. Bunu yapmasaydık onlarla savaşamazdık ve öldürülürdük.” Savaşmak için yakın mesafeden çatışmanın zorunluluğundan bahsediyordur bu sözleriyle.

Napalm bombası, saklanan Viet Kong gerillalarını ve onların beslenme kaynağını yakıp kavurduğundan, ABD ordusu sıkıştıkça bu bombaya başvurur. Çoğu zaman vur kaç taktiği uygulayan Viet Kong, sonrasında ormanın derinliklerine çekildiğinden, napalm bombası ile ormanlar yakılmıştır.

Viet Kong’a destek veren halkın evleri ve pirinç depoları yakılır. Bizdeki köy yakma olaylarına benzer bu hikâye.

Filmdeki sörf olayı, deliliğin bir yönüdür. Nehir yolculuğunun ilk durağında temas kurulan Alb. Bill Kilgore, bombalar patlarken yere eğilme gereği dahi duymaz ve denizde sörf yapmak ister. İzlerken onun hakkında söyleyeceğimiz tek kelime, “kaçık.”

Kaplan sahnesi de yaşatılan dehşet anlarından biridir. Ormanda mango ararken kaplana yem olma ihtimali vardır.

Nehir yolculuğu sırasında komutasız kalmış birlikler, ağaçta asılı kalmış yanan helikopterler, nehrin yukarısına gidildikçe geri dönmek için yalvaran askerler, çoğu zaman bastıkları zeminin kaygan ve çamur olması, alanı çok iyi bilen Viet Kong’un aniden herhangi bir yerden ateşe geçebilmesi… Bu yaşananlar hep dehşeti artırır ve deliliği pekiştirir yolculuk boyunca. Yüzbaşı yol aldıkça, Kurtz’a yaklaştıkça onu biraz daha anlıyordur. Çünkü aynı yolu Kurtz da geçmiş, aynı dehşeti Kurtz da yaşamıştır. Asıl merak edilen, bu dehşet sonunda Kurtz’un gerçekten delirip delirmediği ya da ona ne olduğu.

Kaçık albayı gören Willard, Kurtz meselesinin kendisine söylendiği gibi sadece delilik ve cinayet meselesi olmadığını düşünmeye başlar. Çünkü Albay Bill Kilgore da pekâlâ delirmiş ve sivilleri öldürerek cinayet işlemektedir. O halde Kurtz’u aramalarının sebebi sadece delilik ve cinayet olamaz. Öyle olsa Albay Bill’in de infaz edilmesi gerekir. Bunları düşünerek nehir yolculuğuna devam eder.

Nehrin yukarısında bir hayalet çiftliği: Fransızlar

Vietnam’ın tarihine bakılırsa, Fransızlar 19. yy. ortalarında ülkeye saldırmış ve egemen olmuştur. Fransa’nın, Hindiçin (Indochina) denen coğrafi bölgeyi (Hindiçin ülke değil, coğrafi bölgenin adıdır) işgal etmesi sonrası, buradaki tahakkümü 50 yıl kadar bir zamanda kurulmuştur. Fransızlar yollar, tren yolları, binalar inşa etmiş, ekip biçip üretim yapmıştır. Bölgenin yönetimi üzerinde de söz sahibi olup koloni yönetimi kurmuştur.

Filmdeki Fransız ailenin reisi, bu yerleşikliği ve hak sahipliğini konuşmasında vurgular: “Büyükbabam geldiğinde bir şey yoktu, her şeyi biz yaptık. Kauçuk getirip buraya ektik. Hiçten var ettik. Burada kalmak istiyoruz çünkü burası bizim”.

Sömürge topraklarında yaşayan yerleşik ailelerin iki üç kuşak sonraki çocuklarında görülen bir hezeyandır bu. Çokça kitaba ve filme de konu olmuştur. Başkasının toprağını işgal eden atalarının mirasıdır onlara kalanlar. Bu sebeple doğal haklarıdır. Hastalıklı bir algıdır bu; gerçeklikten kopuk ve sancılı.

Filmdeki “Fransız plantasyonu/korusu/çiftliği” diye görünen yerde yaklaşık 200 kadar yerleşik Fransız yaşamakta. Yönetmen kurguya bu bölümü dâhil ederek, Vietnam tarihine tersten bakmıştır bir yerde. Film belgeselinde bu sahneden bahsederken “Bu sahnede Vietnam’ın geçmişini tersten okumuş oluyoruz. İlk durağımız da hemen hemen 50’li yıllar” der.

Fransız çiftliğindeki yemek masası sahnesi, yine film belgeselinde Coppola’nın anlattığı gibi kurgulanmış:

Bir tür ruhani bir yermiş gibi olan Fransız çiftliğinde istediğim şey, onların yıldızların ışığından falan bahsetmesi gibi bir şeydi. Yıldızların çoktan sönmüş olduğunu daha sonra anlıyoruz. Yani bu tarz bir ruh halini kastediyorum.”

Bu arada dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, ailenin aşçısı Vietnamlıdır. Sömürge topraklarında çokça görülür istilacıların kendilerine hizmet etmesi için yerlileri çalıştırması. Coppola’nın istediği gibi 50’li yıllara iyi bir gönderme olmuş bu da.

Yüzbaşı da bu aileden ürker ve sarsılır biraz. Nehir yolculuğundaki dehşet anlarına değilse bile delilik anlarına birini daha ekleyebilir bu sahneyle. Çiftlikten uzaklaşırken bu delilik anlarını geçirir yine aklından:

Hayaletler ailesiyle bir akşam yemeği gibiydi.”

Son nehir karakolu: Siyahi askerler

Nehir yolculuğunun son karakolu dediğimiz yer, yüzbaşının gizlice Kamboçya’ya geçmeden önce uğradığı son karakoldur. Burada çatışmanın en sert ve en sıcak hali yaşanır. Çünkü filmde bahsedilmese de savaş belgeselinde bahsedildiği üzere Viet Kong, Kamboçya’nın sınır olduğu yerlerde, ormandan Kamboçya’nın içlerine geçip oradan vur kaç taktiğiyle saldırmaktadır. Coppola bunu da yakalamış olacak ki filmdeki hava saldırıları dışında belki de tek sıcak çatışmanın olduğu yer olarak burayı seçmiştir. Bunun dışında bir de ormandan gelen ani Viet Kong saldırı ateşleri var.

Son karakolda komutan yoktur. Çoğu asker kafayı yemiş gibidir. Siyahi asker yoğunluğu görürüz burada. En kolay ölünen cepheye sürülmüştür sanki siyahiler. Akla bunu getiriyor.

Savaş belgeselinde siyahi bir deniz piyadesi, cephede bile çoğu zaman üstlerinin ırkçılığından sivil hayattaki gibi nasiplendiğini söyler: “Irkçılığa maruz kalan Afro-Amerikan askerler, ırkçılık yapan subayların çadırına gece bomba atıyordu.” Irkçılığa çözüm nettir cephede. Sivil hayattaki gibi sineye çekmek yoktur. Elinde silah olan bir askere ırkçılık yaparsan, namluyu ağzında bulman an meselesidir. Bunu kavramayan bazı subaylar kim vurduya gitmiştir cephede.

TACİR KURTZ VE ALBAY KURTZ

Öncelikle kitaptaki Kurtz karakterini anlamaya çalışıp ardından filmdeki Kurtz’a bakalım.

Conrad’ın Kurtz’u

Kitaptaki Kurtz, temsilcisi olduğu şirkete başlangıçta çok sadıktır. Fildişi toplama konusunda şirketin benimsediği ve itiraz etmediği tüm yöntemleri uygular.

Bu yöntemlerde rıza kurma da vardır, terör de. İyi bir hatiptir ve konuşarak yerlileri etkiler. Bu etkileme sayesinde yerlileri fildişi avlama konusunda daha çok şevklendirir ve onların rızasını kazanarak onları daha üretken kılar. Yarı tanrısaldır yerlilerin gözünde.

Etkileyemediği ve isyan eden yerlileri de avlar. Kesik başlarını, bulundukları kulübelerin direklerine asarak gözdağı verir isyancılara.

Hem rıza ile hem de şiddet ile yerliler üzerinde tam bir tahakküm kurması, akıllara devlet yönetimini getirir. Kurtz, kendi başına bir devlettir. Devletin tüm yetkilerini, rıza ve şiddet aygıtlarını, iyi ve pis yüzlerini tek başına barındırır. Bunları tek başına kullanması da onu deliliğe götürür. Tersten bakarsak, Kurtz’u buraya götüren devlet de bu deliliği ve dehşeti taşımaktadır. Sadece bu erki tek bir kişi üzerinde daha somut görürüz.

Kurtz, Marlow’un gözünde kimi zaman içi kof biri kimi zaman da dâhi olarak gözükür. Dâhiliği “devletin gerçek yüzünü görmüş olmasından” gelir. Devletin ve fildişi ticareti yapan şirketlerin asıl amacının sadece kâr etmek olduğunu ve her türlü zulmü bu uğurda uygulayabildiğini kavramıştır. Bu kavrayışın yanında ayrıca iyi bir hatiptir. Marlow bu zekâdan ve zihin açıklığından etkilenir.  

Kofluğu ise Kurtz’un kendi çelişkilerinden gelir. Temsil ettiği şirketin en başarılı ve en sadık temsilcisiyken yerlilerden nefret ediyordur. Şimdi ise temsil ettiği şirket ve devletle bağını koparmış ve onlardan nefret etmektedir. Ama bunun yanında yerlilere olan nefreti de devam etmektedir.

Kurtz, yerlilerden nefret etmeyi ve onları yabani gibi görmeyi öğrenmiştir bugüne kadar. Ancak, daha sonra temsil ettiği ülkenin ve şirketin de bir başka yönüyle yabani ve vahşi olduğunu kavrar. Bu yüzden artık hem yerlilerden hem de şirketten nefret eder. Notları arasında “vahşilerin hepsini yok edin” yazmıştır. Başlangıçta kendisine yüklenen görev gereği “Vahşi geleneklerin ortadan kaldırılması üzerine” bir rapor üzerinde çalışan Kurtz, daha sonra her misyonun bir aldatmaca olduğunu idrak edecek ve hiçbir yöntem gerekmeksizin tüm vahşileri yok etmeyi asıl misyon olarak görecektir. Temsil ettiği şirketin de asıl yüzü budur.

Marlow’un anlattığı bir anıyı hatırlayalım:

O sıralar gazetelerde bu türden zırvalar sık sık yayımlanırdı, anlaşılan kadıncağız etrafını saran saçmalıklara kendisini epeyce kaptırmıştı. ‘Cahil milyonları kaba yaşamlarından kurtarmaktan’ o kadar çok söz etti ki, sonunda dayanamadım. Arabaya girip ‘şirketin amacının kâr etmek olduğunu’ ima etmeye çalıştım.”

Avrupalı şirketler, iliğini kurutmaya ve her türlü şiddeti uygulamaya gittiği yerlilere bir medeniyet götürüyordur soylu halkın gözünde. Kurtz de bu çelişkiyi görmüştür. Dâhiliği en çok buradan gelir. Diğer şirket çalışanları gibi sadece işini yapmakla meşgul olmamış, şirketin iç yüzünü kavrayıp şirketten gitgide uzaklaşmış, bağını koparmıştır. Şirket de bu yüzden görevine son vermek istiyordur. Hastalığını bahane ederek “gidin getirin onu” der diğer temsilcilerine.

Temsil ettiği şirketin tüm karanlık yüzünü kavramasına rağmen, şirketin yöntemlerini uygulamaktan da vazgeçmez ve şirketin uyguladığı ve göz yumduğu şiddeti daha açık ve daha çıplak şekilde uygulamaya başlar. Bu yönüne de “delilik” der şirket.

Coppala’nın Kurtz’u

Coppola, filmin sonunu yazarken ve Kurtz’un yer aldığı son sahneleri yazarken zorlanır. Filmin sonunda başlangıçtaki senaryoya bağlı kalmak istemez. Bu sebeple yeni bir son yazmaya uğraşır.

Yazdığı sonda Kurtz, bir yerli kabilesini kendi özel ordusu olarak eğitmiştir. Coppola, Filipinler’in kuzeyinden bir dağ kabilesi (Ifugao kabilesi) ile anlaşıp filmde bu yerlileri oynatır.

Film belgeselinin çekimi sırasında belgeselin yönetmeni Eleanor, Kurtz’un idam sahnesi sırasındaki “palayla bir hayvanı (karibu) doğrama” törenine gerçekten şahit olacaktır.

Filmde oynatılan yerli kabilenin dini bayramı olan bir gün yerliler kendi arasında ayin yaparlar. Eleanor, çekim yapmak için kabile reisinden izin ister. İzin verilir kendisine; ayine katılıp her şeyi fotoğraflar. Sıra bir karibuyu palayla doğramaya gelince bu olayı çok ilginç bulur. Çünkü karibu normal adaklar gibi boynundan kesilmeyecektir.

Bu töreni Coppola da canlı izler. Daha sonra bu ayini filmin finalinde de kullanır. Son sahnedeki Kurtz ve karibunun palayla öldürülmesi sahneleri eş zamanlıdır. Kurtz, bir ayin eşliğinde ve tören havasında infaz edilmektedir. Bir palayla (ilkel bir aletle) pusulasını kaybetmiş bir albayı tören havasında infaz eden, yine pusulası bozuk bir yüzbaşı.

Gelelim Coppola’nın Kurtz’una.

Çok başarılı ve binden fazla madalyası olan bir albaydır Kurtz. ABD ordusunun başarılı bir temsilcisidir. Bu başarıyı tıpkı Conrad’ın Kurtz’unun başarısı gibi algılayabiliriz. Devletin tüm karanlık yönlerini devlet adına uygulama cüretine sahip, sadık bir albaydır. Ancak daha sonra o da devletin bu karanlık yüzünü kavrar ve devletle bağını koparıp yanında emri altındaki bazı Amerikan askerlerini de götürür. Onları etkileyici aklı ve diliyle ikna etmiştir.

Yerlileri o da sevmez. Yine o da Conrad’ın Kurtz’u gibi başlangıçta temsil ettiği tüm ABD parlaklığını/uygarlığını reddeder ve temsilcisi olduğu devletle bağını koparıp bu bağı nehre atar.

Birçok yerli onu sever. Çünkü o da iyi bir hatiptir ve rıza üretmesini bilir. İnsanlara hoparlörden etkileyici metinler ve şiirler okuyup onları etkiler. Etkileyemediği isyancıları da avlar ve kellelerini direklerde sergiler. Kurtz da bir devlettir artık. Devletin rıza ve zor aygıtlarını tek başına barındıran ve bu gücü kaldıramayıp deliren bir karakterdir. Öz itibariyle Conrad’ın Kurtz’undan farkı yoktur.

Yüzbaşıyla olan diyaloğunu hatırlarsak, yarı deli yarı dâhi olarak görülen bu adamın dâhiliğinin nereden kaynaklandığını görebiliriz. Çok haklı tespitleri vardır ve bu da “pusulasız kalmış[v]” yüzbaşının aklını açar ve onu etkiler. Yüzbaşıya buraya niye geldiğini sorar ve görevinin aslında neyi ifade ettiğini açıklayarak yüzüne vurur:

Birkaç bakkal tezgâhtarı tarafından hesabı almaya gönderilen, ayak işi yapmaya gönderilen bir çocuksun.”

Yüzbaşı, ordunun bir ayakçısıdır. Ulusal istihbaratın çok önemli görevini yerine getiren büyük bir görev adamı değil, bir ayakçı.

Dâhilik yönlerini biraz daha görürüz ilerleyen sahnelerde. Çok başarılı olan bu albay, adanmışlık tartışması yapar. Öyle ya, ordunun burada olmasının asil bir nedeni vardır tüm dünya gözünde. Bu görevi yerine getiren ordunun tümüyle görevine sadık olması gerekir. Ancak öyle olmamıştır. Yüzbaşının nehir yolculuğunu düşünürsek-ki Kurtz de aynı yoldan geçip delirmiştir- ordunun hiç de uygar bir misyona sahip olmadığını, neredeyse sahada tümden delirdiğini ve dehşet içinde olduğunu, sivilleri bombalayıp pirinç çiftliklerini yaktığını, yerlilerin istimbotuna hiç sebepsiz saldırdığını, geldiği ülkesinin meşruiyet kalıplarının burada geçersiz kaldığını ve ordunun tümden bataklık içinde pisliğe saplandığını hatırlarız.

Savaş belgeselinde de benzer itiraflar bulunmakta. ABD’de sivil halk arasında müthiş bir savaş karşıtlığı başlamıştır savaş sürerken. Savaştan dönen gaziler hiç de kahraman gibi karşılanmaz ve çoğu, savaşta yaşadığı dehşetin etkisini zaten üzerinden atamazken, bir de ülkede nefret dolu gözler arasında yaşamak zorunda kalır.

Bazı gaziler ise savaşın sonlanması için çalışma yürütmeye karar verir sivil halkla birlikte. Savaş Karşıtı Vietnam Gazileri Derneği kurulur. Bu gaziler, başta kendi yaptıkları pis işler olmak üzere savaşta gördüğü her şeyi deşifre ederler. Zira medya, savaşı da başka anlatıyordur. Bu örgüt adına Kerry isimli savaş gazisi, basına konuşur:

Şahsen tecavüz ettik, kulak kestik, kafa kestik, cinsel organlarına taşınabilir telefon kablosu bağlayıp elektrik verdik, uzuvlar kestik, cesetleri havaya uçurduk, sivillere rastgele ateş açtık, Cengizhan’ı andırır şekilde köyleri yaktık…”

Zorlanarak da olsa bunları itiraf eder, çünkü savaş bitsin istiyordur.

Kurtz, adanmışlıktan bahseder yüzbaşıyla konuşmasında. Çünkü gerçekten adanmış savaşçıların yaslandıkları “pusula” gerçek bir şeydir. Viet Kong’un “adanmışlardan” oluşması bu sebepledir. Uygar Amerikan ordusunun pusulası ise bu gerçekliğe sahip değildir. Dehşeti daha çok yaşarlar bu yüzden. Yine savaş belgeselinde “pusulasız kalmış” deniz piyadelerinin itirafları görülür:

Bugün bizimle işbirliği yapmayan bir sürü insanın evini yaktık. Evet, bunu aslında anlamıyorum. Çünkü bu kişiler Viet Kong değilse bile, biz onlara bunu yaptıktan sonra, bu kadar kötü davrandıktan sonra Viet Kong’a katılacaklar

Yaptıkları ile amaçlarının örtüşmediğini kavramıştır deniz piyadesi. Bu piyadeler ilk kez insan öldürüyorlardır bu savaşta. Çoğunun bu durumdan kaynaklı travma geçirmesi doğal olarak beklendiğinden, ordu tarafından bir dil geliştirilir. Öldürülen isyancılara “balçıklar” diyeceklerdir: “Vietnamlılar insan olabilirdi ama ‘balçıklar’ hayvana yakındı.” Böylece öldürdüğü kişileri insan yerine dahi koymayarak, bir bakıma avcılık psikolojisine gireceklerdir. Ancak öyle olmaz. Öldürülenler kanlı canlı insandır ve bunun dehşeti, piyadeleri bırakmayacaktır.

Kurtz’un istihbarat notlarından birinde “daha fazla adanmışlık olsaydı, askerlerimizin dörtte biriyle savaşı kazanırdık” yazılı. Yani ulvi bir görev için savaşa gittiğini iddia eden ordunun bu amaca bağlılığı yok. Çünkü bu amaç gerçek bir amaç değil.

Savaş belgeselinde geçtiği üzere, 13 Haziran 1971’de New York Times’da, eski savunma bakanının servis ettiği gizli belgeler yayımlanır. Bu belgelerde savaşı yürütenlerin gerçek yüzünü görürüz. Başkan L. B. Johnson:

Bir sonuca varmayacak mücadelede başarısız olacağımızdan neredeyse eminiz. Desteklediğimiz Güney Vietnam Yönetimi rüşvet ve yolsuzlukla iç içe. Ordunun gönlü savaştan yana değil.  Öngörü kötü, başarı şansımız çok düşük. Neredeyse hiç şans yok.”

Ses kayıtlarının çözümünden oluşan bu belgelerde ordunun kazanma şansı olmamasına rağmen alandan geri çağrılmaması, ittifak kurulan güney yönetiminin yolsuzluğa battığı görülmekte. Orduyu savaşa süren baştakilerin aklı böyle işte; orduyu alanda tutmakta kararlıdırlar.

Haliyle Kurtz de Viet Kong’un ve Kuzey Vietnam Ordusu’nun adanmışlığından etkilenmiştir. Kendi ordusunda ise bu adanmışlığın olmamasına rağmen bu savaşa girmesini bir dehşet ve delilik olarak görmüştür. Onu delirten de budur. Kendini adayacağın “hakiki” bir sebep yokken bu bataklıkta savaşmak.

Yüzbaşının deyişiyle Kurtz’un bir yöntemi yoktur. Kendi devletinin ona verdiği “bozuk pusulayı” nehre atmıştır, artık tamamen pusulasızdır. Kurtz, pusulası olmayan ve hiçbir şeyin hesabını vermeyen bir devlettir tek başına.

Son olarak, uzak bir coğrafyada savaşmak için güçlü ve sağlam pusulalara ihtiyaç vardır. Çünkü hem coğrafyayı bilmiyorsunuzdur hem de güçlü bir amacınızın olması gerekir. Bu amaç, muğlak ve örtülü (gerçeklerden arındırılmış) olmamalı. Yoksa pusulanız yetersiz kalır ve kendinizi dehşetin içinde bulursunuz. Amerikan deniz piyadeleri savaş boyunca “bu savaşın onların savaşı olmadığını” duyumsayacaklar ve pusulalarının bozuk olduğunu fark edeceklerdir. Böyle bir durumda onları bu coğrafyaya gönderenlerdir asıl deliler. Dehşeti yaşamak da askerlere düşmüştür.


[i] Karanlığın Yüreği, Joseph Conrad, İletişim yy. 2015 baskı

[ii] Apocalypse Now, 196 dk.lık redux versiyonu, 2019 yenilenmiş gösterim. Filmin yapımı 1976

[iii] Hearts of Darkness: A Filmmaker’s Apocalypse, yönetmen Eleanor Coppola, yapım yılı 1991

[iv] The Vietnam War, 2017 yapımlı 10 bölümlük savaş belgeseli.

[v] “…üstü modern değerlerle sıvanan dünyadan yeni bir dünyaya atlanır atlanmaz, gelinen dünyanın ve anlamının eski tutarlılığı kaybolur. Yeni dünyayı ele geçirmeye gelmiş olan modern zaman fatihleri, kendi kutsal değerlerine yaptıkları göndermelere rağmen, o değerlerin uygun olmadığı bir ortamda “pusulasız” kalırlar. Bir dünyanın değerleri-elbette üstlerine hukukun oturduğu değerler- başka bir dünyada ufalanır ve meşrulaştırma çabaları kadar o meşruiyete sırt dayayanlar da gülünçleşir.” Cemal Bâli Akal, Hukuk ya da Kukla Tiyatrosu: ‘Vandallar Yeni-Sömürgecileri Beklerken”, Dost Yay. 3. Baskı, s.33, 2018; Bu pasajda, medeniyet götürmeye giden uygar Avrupalı temsilcilerin, gittikleri yerin değerleri karşısında kendi değerlerinin kâr etmediği, dayandıkları meşruiyet kalıplarının (adalet, medeniyet, refah götürme savları) burada rafa kalktığı, zira onları buraya gönderen kişilerin (devlet ya da şirketlerin) asıl amaçlarının bu olmaması (refah götürmek olmaması) dolayısıyla buradaki temsilcilerin pusulasız kalması, meşruiyet kalıplarının burada gülünçleşmesi anlatılır.

Veysi Çetin
Veysi Çetin
Dokuz Eylül Hukuk mezunudur. Marksizm ve Hukuk Okulu üyesi ve yürütücüsüdür. Önsöz Dergi'de, Gazete Duvar'da ve Başka Mecra'da film/kitap eleştirileri yazmaktadır.

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Spotıfy

POPÜLER YAZILAR

NEOLİBERALİZME İNSAN HAKLARI PENCERESİNDEN BAKIŞ

Neoliberalzim ile insan hakları anlayışının siyasi ve medeni haklar bağlamında uyuştuğu görülürken, ekonomik ve sosyal hakların birey özgürlüğünü olumsuz etkileyecek bir devlet formu getireceğini savunan noeliberal görüş, bu haklar bağlamında insan hakları anlayışının dışına çıkar. Neoliberal özgürlük anlayışı ile insan haklarının özgürlük anlayışı birbirinden farklıdır. Neoliberal anlayışta kapitalist şirketlerin özgürlüğü bireylerin özgürlüğüne ve insan haklarının ekonomik ve sosyal kısımlarına yeğ tutulmaktadır.

LİLİTH: “9 KERE LEYLA”NIN HATIRLATTIĞI BİR KADIN

Lilith’in savunmasıyla başlayan film Leyla’nın ölümsüz Lilith’e dönüşmesi ve bize hikayesini anlatmasıyla son buluyor. Ne yaparsa yapsın şeytanlaştırılmaktan kurtulamayan Lilith bir de böyle deneyeyim, erkeklerin istediği gibi olayım diye domestik rolleri kabul etmiş, evinin kadını olmaya razı gelmiştir. Ancak böyle yaptığında da yine sonuç aynıdır. Oğlu bile onun düşmanı olarak karşısındadır. Neden? Oğul da bir erkektir de ondan.

“Yapmama”nın gücü adına

Bazen yapmamalı ve durmalıyız ki yeniden harekete geçmek için güç toplayalım, bazen yüklerimizi boşaltmalıyız ki yeni fikirler, hayaller için bahçemizde yer açılsın, bazen ölmeliyiz ki yeniden doğabilelim, bazen susmalıyız ki doğru zamanda doğru şeyler söylemek, kelâm etmek için alan açılsın...
X