EDEBİYAT VE SİNEMA

0
321
edebiyat ve sinema

Ateşin Etrafındaki Birkaç İnsandan Işığın Etrafındaki Bin Kaç İnsana

Her şey, ateşin etrafında oturan birkaç kişiyle başladı. Başlarda pratik bir amaç uğruna yapıldı şu an sanat diye adlandırdığımız birçok şey. İnsanlar birbirlerine dertlerini anlatabilmek adına yetmeyen dil becerileri yüzünden tiyatrolar çevirdiler ateş başında. Herkes bir role büründü ve öğütler, kahramanlıklar, kaybedilişler anlatıldı. Zamanla dil becerileri gelişti ve bir ateşin ışığında duvarlarına çizdiler başarılarını, kendilerini bir ateşin ışığında ölümsüzleştirdiler. Zaman ilerledi mağaralardan taştı insanlar. Kahramanlıklarını yazacak bir duvar bulamayınca bir ateşin etrafında başka insanlara anlattılar hikâyelerini. Kendilerini, kelimelerin içinde ölümsüzleştirdiler.  Ancak kahramanlıkları, öğütleri, onca yaşanmışlıkları; kelimeleri bilenler, hatırlayanlar kadar yaşadı… Kelimeyi bilenler öldüğü an yaşanılan onca şeyde onlarla öldü. Bu yüzden nice kelime tarihte unutuldu, nice kahramanlık hiç yaşanmamış gibi devam ettik hayatlarımıza…

Yine ateşin etrafında yazı bulundu. Bulunan yazı ilk başta pratik amaçlar için kullanıldı. Daha sonra insanlar kendilerince ölümsüzlüğü buldular. Kelimelere hayatları sıkıştırdılar. Artık öyle her şeyi hatırlayan birisini beklemediler. Zamanla kendileri kendilerini yazdılar. Bunu pratik bir amaçtan çıkardılar. Bir yaşam formu içine koydular. İnsanlar kendilerini yazdıkça artık başka ateşlerin etrafında hiç tanımadıkları insanların hayatlarını okumaya, dinlemeye başladılar. Dinlerken kendi hayatlarını gördüler. Dersler çıkardılar, hayatlarının içine o hayatları da koydular. Kimi zaman ağladılar, kimi zaman güldüler tanımadıkları o hikâyeleri yaşayanlarla. Başlarda o kadar çok kişiye ulaşamadı. Dünyanın bir köşesi ateşin etrafında halen oyun oynamaya devam ediyorken diğer yanda herkes artık yavaş yavaş kendi ateşini yakmaya başladı. Zamanla her şey daha çok yere ulaştı. Hikâyeler eskisinden uzun olmaya başladı. Artık sadece olan hayatlar değil olmayan hayatlardan da söz edilmeye başlandı. Bir amaç yüklendi yazılanlara. Yazılanlar değerlendi. Ateşin etrafındaki birkaç insan akşamları kendi ateşlerini yakmaya başladılar. Birbirlerinden uzaklaştılar. Tanımadıkları, bilmedikleri hikâyelere, yaşadıkları ortamdan daha çok bağlandılar. İnsanları aynı amaç uğruna tiyatrolar aldı. Aradan geçen onca zamandan sonra insanlar aynı amaç uğruna bambaşka bir yerde bir sinema salonunda bir araya geldiler.

Ateşin etrafından günümüze gelirken, başka bir yerden, ışığın etrafındaki birkaç insandan bambaşka bir şey ortaya çıktı. Önceleri yaşanılan anı ölümsüzleştirdiler. Resim sanatından farklı olarak ne bir abartı ne de başka bir şey katarak. Doğal olanı olduğu gibi o an ölümsüz hale getirebildiler fotoğraf sanatıyla. Zamanla var olan yetmedi, bir ışığın etrafında anları bir araya getirdiler ve sinemayı böyle yarattılar. Sinemanın, edebiyat gibi bir kişinin yapabileceği bir iş olmaması uzun yıllar kısır bir çevrede kalmasına sebebiyet verdi. Zaman içerisinde sinema da bir araç haline geldi. Her iki sanat da ölümsüz olmayı amaçladı. Ölümsüz olan anı, fikirleri, sorunları ve daha birçok şeyi göstermek istediler. Her iki sanat da daha çok insana ulaşmak istedi ama yöntemleri farklıydı. Edebiyat, kalabalıktan bireye inmişti. Meddahlar, sözlü edebiyat ürünleri her geçen gün bitmiş ve kitaplar çoğaldıkça edebiyat bireye indirgenmişti. Sinema bunun tam tersini yaptı. Kökeni fotoğrafçılıktan geldiğinden bireyden yola çıktı ve zamanla anları bir araya getirerek olabilecek kadar kalabalığa anlatmaya başladı. Sinema, ilk başlarda edebiyatın aksine sözsüz ürünler vermek zorunda kaldı ve sessiz sinemada insan bedeni uzun yıllar sinemanın dili oldu. İlerleyen zamanda sinemalar çoğaldı. Sessiz sinemalar sesli olmaya başladı. Bu ses aynı anda onlarca insana hitap etmeye başladı.

Kısaca onlarca insan bir ışığın etrafında aynı şeyi paylaştılar. Paylaşma kısmında, daha önce hiç kimsenin aklında bambaşka bir sahnenin olmaması büyük bir avantaj sağladı. Ama sıra uyarlama filmlere gelince sıkıntılar ortaya çıktı. Çünkü insanların yalnız başına okumuş olduğu, hayalini kurduğu, içinde yaşadığı bir eseri, hayalinden bambaşka bir şekilde sinema perdesinde görmek ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Bu his her zaman olacaktır. Uyarlanan her eser okuduğunuz kitaptan ayrı olacaktır. Sinemanın çekim zorlukları, kalabalık bir insan topluluğu ile çalışmak, ciddi para harcanan bir sanat olması sebebiyle uyarlanması gereken filmleri olduğu gibi aktarmak ya da ana fikri ele alıp, bu fikrin kitaptaki çerçevesini çizip daha sonra da bu eseri yaşanılan toplum göz önünde bulundurularak uyarlanmak gerekir. Sinemayı var etmek, ateşin etrafındaki birkaç insanın geldiği noktaydı. Şimdi ışığın etrafındaki bin kaç insan, aynı hikâyeyi aynı anda merakla izliyorlar. Tıpkı zamanında ateşin etrafındaki birkaç insanın aynı hikâyeyi aynı anda merakla dinlediği gibi…

SİNEMANIN EDEBİYATLAŞMAYA ÇALIŞMASI

Sinema, ilk günden itibaren edebiyatı içinde barındırmaya devam etti. Etmeye de devam edecektir. Sinemanın edebiyattan ilham almasını bir kenara bırakıp, edebi bir eseri sinemaya uyarlamak başlarda sinemanın dilinin henüz oluşmamasından kaynaklanmaktaydı. Sinemacılar bu pahalı sektörde devam edebilmek için risk faktörünü olabildiğinde en aza indirmek zorundaydı. Bunun için de daha önceden rağbet görmüş bir kitabı uyarlamak çok daha garanti olmaya başladı. Kendini ispat eden nice yönetmen, sinema sanatına birçok şaheser uyarlama bıraktı. Aynı zamanda günümüzde giderek artan bir şekilde çok satan kitapların sinemaya uyarlanması, sinema yapmaktan çok, para kazanma kaygısının ortaya çıktığını gösterdi. Sinema sanat olmaktan ziyade, garanti para kazanılacak bir iş olarak görüldü. Peki, bir eserin filme uyarlanmasında önemli hususlar nelerdir? Araştırmacılar bu süreci üç kısma ayırır: edebi metni okuma, yazılı dili görsel dile çevirme ve metnin yorumlanması. Bir edebi eserin sinemaya çevrilmesi demek bambaşka bir dilde tekrardan yazılması, çekilecek dönemin ruhuna uygun hale getirilmesi, kültür farklılıklarının göz önünde bulundurulması anlamına gelir. Bu yüzden çevrilecek eserin iyi tespit edilmesi gerekir.

Örneğin; Zeki Demirkubuz’un Yeraltı filmi, Dostoyevski’nin Yeraltından Notları’ndan uyarlanmıştır. Demirkubuz, eseri sinemaya uyarlarken aslında Türkiye’ye uyarlamıştır. Birçok anlamda da başarılı olmuştur. Ancak bilindiği üzere kitap iki kısımdan oluşur. İlk bölümde olayların akışını görürüz, diğer bölümde ise bunun karaktere etkileri, karakterin yer altındaki iç dünyasını görürüz. Filmi izlediğimizde çok az ikinci bölüme geçtiğini görürüz. Bu Demirkubuz’un eksiği değildir. Bu, edebiyatın sinemaya uyarlanmasında verilmesi gereken kefarettir. Daha iyi çekilebilir ancak içsel durumları sinemaya aktarmak gerçek anlamda zordur.

SİNEMANIN ÇAĞA, ÇAĞIN EDEBİYATA ETKİSİ

Kısaca bahsetmek istediğim bir bölüm de dijital çağın edebiyat üzerine etkisi. Her şeyin anlardan oluştuğu, sürekli aktığı, kısa tutulduğu bir yerde edebiyat ve sinema nasıl bir yer edindi? Bu sadece tüketmek mi yoksa çağın gerekliliği mi kısa yazmak, kısa sürede anlatmak… Zamanında dünya edebiyatında birçok eser, olması gerektiğinden uzun yazılırdı. Çünkü sayfa sayısı arttıkça kitabın fiyatı, yazarın alacağı para da artardı. Bunun olmasına rağmen halen soluksuz okuduğumuz birçok eser o döneme ait. Günümüze bakarsak, her şeyin kısaldığı bir çağda, kısa yazılan birçok eser çıkmaya başladı. Sinemanın bir sınırı olmadığından, yapılan ve yapılmaya devam edilecek olan mini dizilerin oluşması, instagram dizilerinin ortaya çıkması sinemada yeni bir dil mi oluşturacak? Yoksa yok edip anlamsızlaştıracak mı? Aynı sorun edebiyat için de geçerli; sosyal medyada yazıların olabilecek en kısa şekilde yazılmaya başlanması, birçok hikâye sitesinin oluşması söz konusu. Genç kitlenin büyük ilgisini çeken bu yazılar, edebiyatı nereye sürüklemektedir? Merak ettiğimiz, bunların içinden bir şaheser çıkabilir mi? İnsan kalabalığıyla birlikte gün içerisindeki işlerine yetişmeye çalışanlar için kitap ya da diziler yollarda okunmaya, izlenmeye başlandı. Bu bir tercih mi yoksa kaçınılmaz bir durum mu bunu bize zaman gösterecek.

İLKLER

İLK UYARLAMA FİLM
George Méliés tarafından çekilen Aya Yolculuk (Le Voyage Dans la Lune, 1902) filmi ile birlikte başlamıştır. Méliés’in çektiği bu ilk konulu film, Jules Verne’in aynı isimli romanından uyarlandığı için ilk uyarlama film olarak kabul edilir. Konusu bakımından ilk bilim kurgu film diye nitelendirilebilir.

İLK UYARLAMA TÜRK FİLMİ
Türk sinemasında ilk roman uyarlaması 1919’da yapılmıştır. Bu roman Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Mürebbiye”sidir. Film, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları oyuncusu ve rejisörü Ahmet Fehim tarafından uyarlanmıştır. Filmin yapıldığı tarihte, İstanbul işgal altındadır ve İstanbul dışındaki gösterimi işgal komutanı tarafından yasaklanmıştır.

İLK SHAKESREARE UYARLAMASI:
Uzunluğu bir dakika civarında olan King John, William Kennedy Laurie Dickinson ve Walter Pfeffer Dando yönetmenliğinde 1899 yılında çekildi. Kral John’un ölüm sahnesini işleyen bu siyah-beyaz kısa filmin, oyun için yapılmış bir tür fragman olduğu varsayılıyor.

İLK SHERLOCK HOLMES UYARLAMASI:
Sinema tarihinde en çok uyarlanan karakterlerden biri olan Sherlock Holmes’un bilinen ilk uyarlaması 1900 yılında Arthur Marvin’in yönettiği Sherlock Holmes Baffled adlı 30 saniye uzunluğundaki kısa filmidir.

BİZE GÖRE EN İYİLERDEN ÜÇ UYARLAMA

Eser: Otomatik Portakal (1962)
Yazar: Anthony Burgess
Özet: İnsani değerlerin yok olmaya yüz tuttuğu bir gelecekte, Britanya’da
geçen film şiddet bağımlısı gençlerden kurulu bir çetenin, çevrelerine saçtığı
dehşet ve korkuyu işleyerek bir korku imparatorluğunun resmini çizmektedir. 
Çetenin lideri Alex, işler çığırından çıkınca yakalanır ve gözaltına alınır. Ama
hapse atılmaz; cezası bir şiddet deneyine kobay olarak kullanılmak olur. Bu
deney insanoğlu ve şiddet kavramı arasındaki ilişkiyi ortaya koyma amaçlıdır
ama deneyin kendisi de bir o kadar insan doğasına aykırıdır.

forest gump

Kitap: Forrest Gump (1986)
Yazar: Winston Groom
Düşük I.Q. sahibi Forrest Gump Jenny ile tanışır ve aşık olur. Gump aralarında
Elvis Presley, Kennedy, Nixon’ın da olduğu tarihsel kişilerle kaza eseri tanışır ve
50’lerden 70’lerin sonuna kadar gelen bir süre zarfında olaylar gelişir. Gump
tamamen tesadüf olarak Vietnam savaşına ve Amerikan yakın tarihinin önemli
olaylarına şahitlik eder ve hatta rol alır. Ancak bilmeden yaptıklarının ne kadar
önemli sonuçları olduğundan da haberi yoktur.

fight club

Kitap:  Dövüş Kulübü (1996)
Yazar: Chuck Palahniuk 
Özet: Jack, hayatın sıradanlığına kapılmış bir sigorta memurudur. Uzun bir süredir
‘insomnia’ yani uykusuzluk hastalığından şikayetçidir. Kendi psikolojik sıkıntılarından
kurtulabilmek adına grup terapilerine katılmaktadır. Terapiler esnasında Marla adında
bir kızla tanışır. Bir süre sonra da hayatını değiştirecek olan Tyler Durden ile… Durden,
Jack’in ulaşmak istediği tüm hedeflere ulaşmış olan bir adamdır ve Jack’i asla hakkında
konuşulmaması gereken bir organizasyon olan ‘Dövüş Kulübü’ ile tanıştıracaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here