ISSIZ ŞİİR

Sesi güçlü olmayan şiirin yankısı ıssızdır. “Issız” sözcüğünün anlamı sadece yalnızlık değildir; yalnızlık tercih edilen bir durum olabilir. Oysa ıssız aynı zamanda kimsesiz olmaktır; zorunlu bir yalnızlıktır. Yaşamın döngüsünün sessizliğidir, edilgenliğidir. Geleceğe dair bir değer üretmeyecek olmasıdır. Dünyaya yaydığı iletiler ıssızlaştıkça, yani sesini yitirdikçe şiir de bu yalnızlığı zorunlu olarak yaşayacak, ıssız şiire dönüşecektir.

Şiirin son zamanlarda göz ardı edilen ve hoyrat davranılan ana ögesi sestir. Şiirde ses konusunu ele alıp içerisinde ne var ne yok diye kurcalayalım istiyorum bu yazıda. Türk şiirini, garip şiiri, ikinci yeni veya 2000 ler şiiri diye kategorize edip sorgulamak niyetinde değilim. Şiir tarihi bir bütündür ve sorgulamak istiyorsak, sanat eserini doğuran çağ, olgu ve teknikler bağlamında ele alarak sanat bilimi açısından sorgulamak gerekir.  Kaldı ki şiirde ses konusuna bakış, garip ve ikinci yenide nasılsa üç aşağı beş yukarı bugünün şiirinde de benzerlik gösterir; hatta daha fazla sesten uzaklaşılmıştır diyebiliriz.   

Şiirde ses, şiir yazılarında üzerine gidilmeyen, araştırılmayan, onun bunun olumsuz söylemlerine inanılan bir bileşendir. Uyak; yapaylık gibi görülür, gelenekçilikten kaçış kapısı olarak düşünülür ve çağdaş şiire evrilişin kör bir konusu gibi algılanır. Divan şiirindeki ağdalı ses ağırlığından kaçışın yarattığı bir olumsuzluktur bu. İncelemeden yargılamak, Türkçenin ses bilgisi açısından değerlendirmeden yorumlamak ve çağdaş sanattaki gelişmelerin doğru okunamayışı gibi daha pek çok neden sayabiliriz.

Şiir, sanat dallarının temel katmanlarını içinde barındıran bir dil sanatıdır; biçim, anlam, anlatım, ses, coşum, çağrışım ve estetik katmanları gibi. Şiirin ayrıntılarına girdiğimizde öykü ve roman gibi dil sanatlarından ayrılan pek çok yönü vardır. En az söz, en uygun ses, en çarpıcı anlatım, aklı sendeletici anlam ve duyguyu ele geçirme çabası… İşte bunların hep birlikte yarattığı görevdeşlik şiir denen sanat eserini ortaya çıkarır.  Şimdi kendimize şu soruyu sorabiliriz. Bu saydığımız özelliklerden bir tanesi zayıf olsa ne olur? Tabii ki şiir olur; ancak arzu edilen bütünlüğü yaratır mı? Daha ileri aşamasını düşünürsek, insana ve insanın zaman içindeki algısına katma değer oluşturur mu? Yani bir sanat eseri olarak estetik etkisini ve kalıcılığını sürdürebilir mi?

Dünya şiir tarihine baktığımızda, zaman içinde canlılığını sürdüren şiirler kendi dillerindeki söyleniş biçimiyle güçlü sesi olan şiirlerdir. Elbette sesi zayıf olan şiirler de vardır zaman doğrusunda yerini almış; ancak bunlar ya anlam ya da anlatım gibi vurucu değerler ile bazı zayıf noktalarını görünmez kılabilmişlerdir.

Çağdaş şiir bağlamında nasıl bir sonuç üretirsek üretelim, şiirin vazgeçilemez üç temel ögesi vardır. Bunlar aynı zamanda sanatın üç temel sütunudur;  “anlam, anlatım ve ses”tir. Sesi ele alırken anlam ve anlatımı bir kenara koyma gibi bir lüksümüzün olmadığını hemen söyleyebiliriz. Şiirdeki ses, anlam ve anlatımla ayrıştırılamayacak kadar bütünleşik bir konudur. Yani ne ses ne anlam ne anlatım birbirlerine göre öncelikli konulardır. Bir anlamda ses anlatımı yücelttiği gibi anlamı da güçlendiren bir konudur. Bunun tersi ise anlam ve anlatımın da sesi yönetmesi ve yönlendirmesi önemli bir özelliktir. Yapıtın dili gereği bazı katmanlar başat olabilir. Nasıl ki müzikte ses başat katmansa, şiirde de anlam başat katmandır. Örneğin heykelde biçim başat katman olmasına rağmen anlam ve anlatımı varlığa taşıyan bir olgudur. Kısaca söylemek gerekirse bu üç temel öge birbiri içerisinde bir konudur; dil sanatları açısından birbirlerinden ayrı ve hiyerarşik konumda düşünülemezler.  

Issız Şiir ve Şiirsel Ezgi

Şiirde “ses”ten kastım nedir? Anlam ve anlatımla bütünleşen söyleyiş biçiminin ya da şiirin sessel yönünün anlam ve anlatımda yarattığı görevdeşliğin toplam şiirsel sonucudur sesten kastım.  Şiirde ses dediğimiz zaman iç ses uyumu ve dış ses uyumundan söz etmiyorum sadece. Bunların toplamının oluşturduğu şiirsel ezgiden söz ediyorum. Nasıl ki her insana özgü taklidi mümkün olmayan konuşma ezgisi varsa, nasıl ki kendi tekniği ile oluşturulan müziksel ezgi varsa, şiire özgü oluşturulabilen bir “şiirsel ezgi”nin de olması kaçınılmazdır.  “Şiirsel ezgi nedir, bileşenleri nedir, nasıl oluyor, nasıl kurulmalıdır, duyguyu duyarlı hale getirme yeteneği nedir” gibi soruların ayrıntısına bu yazının hacmi gereği girmeyeceğim. “Saf Sanattan İnsana, Şiir Çözümleme Tekniği ve Şiir Eleştirisi” isimli çalışmamda “ses katmanı”nı ayrıntılı olarak inceledim, şiirsel ezgiyi ayrıntılarıyla açmaya çalıştım; bakabilirsiniz.

Her estetik yaşantı ve estetik tavır duygusal bir temele dayanmak zorundadır. Algı, duyu, duygu ve beklenti sarsılmalıdır ki estetik yaşantıya girilebilsin. Duyguları hareketlendiren en önemli duyular, özellikle görme ve işitme duyularıdır. İnsan oğlunun duyuları temelde on dört çeşit olarak bilinir. Ancak görme ve işitme duyusu ki bunlara entelektüel duyular da denmektedir; duyusal dünyanın ve duygu durumunun baş aktörleridir. Örneğin işitme duyusu sadece fiziksel seslerin duyulmasında etken değildir; aynı zamanda gerçek üstü ve metafizik dünya ile ilişkinin kurulmasında önemli bir duyudur. Şiirsel Ezgi, bir şiirin anlam, mimik, jest ve duygusal davranışlarını açığa çıkaran vazgeçilemez fiziksel özelliğidir. Bununla birlikte anlam, anlatım, çağrışım ve coşum gibi katmanların şiirsel ezgi üzerinde önemli bir etken olduğunu günlük yaşantımızda ayırt edebiliyor olmalıyız. Şiirsel ezginin; duyuların algı gücünü artırmak, bir şiirin anlamını, duygu değerini en etkin ortaya dökmek, söz söyleyiş biçimini, ses benzeşimlerini kullanmak gibi birçok teknik ve beceri gerektiren yanı vardır. Öncelikle, okurun şiirsel ezgiyi oluşturabilmesi, şairin şiirsel ezgiyi yönlendirecek ses uyum niteliğini yerinde kurmasına bağlıdır. Yani şiirde sese ilişkin kurulan temel ne kadar sağlamsa okur da o oranda ses uyumunu yetkin kullanabilecektir. Şiirsel ezginin etkinliği, şairin şiirinde dilin ses olanaklarını kullanabilme becerisine bağlıdır.

Şiirsel ezgi, şair tarafından şiire özgü oluşturulmuş ses, anlam ve anlatım düzenine uygun biçimlenmiş ve okur tarafından parçalarüstü birimler yardımıyla oluşturulan ses düzenliliğidir. Ton, vurgu, ritim, süre, durak gibi parçalarüstü birimler, ünlü ünsüz uyumu, sesli harflerin ince kalın, düz yuvarlak gibi pratik ses özellikleri önemlidir. Bunun yanında patlayıcı, sızıcı, akıcı, tonlu, tonsuz, titrek seslerin kaynaşması şiirde ses uyumu açısından dikkat edilmesi gereken ölçütlerdir. Ne var ki Türk şiirinde ses katmanı hem önemsenmemiştir hem de araştırılmamıştır. Buna karşın, garip şiiri de dâhil olmak üzere günümüze kadar yazılmış şiirler arasında ses açısından çok güçlü şiirlerin olduğu gerçektir. Türkçenin ses yapısı, ünlü zenginliği, özellikle ses benzeşim zenginliği ile ardışık sözcüklerin kaynaşmasından doğan ses düşmeleri ile söyleyiş akıcılığı gibi pek çok özellik şiirsel ezgiyi kolaylaştırmaktadır. İncelediğim kadarıyla Türkçe, şiirsel ezginin etkin bir biçimde oluşturulması için diğer dillere oranla oldukça uygun bir dildir.

Sözcük, söz öbeği veya dizelerin anlam değerleri yanında her birinin kendine özgü duygu değerleri vardır. Okurun bunları algılaması, anlamlandırması ve duygusal bir atmosfere girmesi ses ve anlam üzerinden olan bir durumdur. Şiiri sessiz okurken şiirin sesini fiziksel olarak duymasak bile sözcüklerin sesini duygusal olarak yaşamak zorundayızdır; çünkü sözcükler insan belleğinde ses ve anlamla birlikte depolanmışlardır. 

Şiir ile ilgili yazılardan, yorumlardan, konuşulanlardan ve güncel şiirlerin sessel özelliklerinden anladığım kadarıyla, ses katmanının (şiirde sesin) öncelikli olmadığı, olsa da olur olmasa da olur türünde bir yaklaşım sergilendiğini söyleyebilirim. Şiirde ses ile ilgili yazı, yorum ve incelemenin çok az sayıda olmasına, olsa da doyurucu araştırma ve incelemeler olmadığına bakılırsa bu konuya hiç önem verilmediği sonucu doğar. Örneğin uyak, geleneksel, yenilikçi olmayan, devrimci olmayan, kendi kendini tüketen, anlamı ve anlatımı sınırlayan bir kavram olarak düşünülmektedir. Hatta şiir uyaklı ise, bayağı bir şiir algısı yaratılmıştır. Bilimsel gözle bunlara baktığımız zaman, bu söylentilerin hepsinin birer palavra olduğunu hemen görebiliyoruz. Son yüz yılda yazılan yorum ve incelemelere bakınız, şiirde uyak ve ses düzenine ilişkin öne sürülmüş doyurucu bir araştırma var mıdır?

Ritim ve vurgu gibi ses birimlerinden şiir yazılarında çoğunlukla söz edilir. Şiirde “parçalarüstü” birimlerin bütünleşik varlığından ve “şiirsel ezgi” ile ilişkisi açısından bir inceleme yazın dünyasında görmedim. Şairin ton, vurgu, ritim, iç ve dış uyak olmak üzere ses katmanına yaklaşımı mutlak doğru ve başka bir yöntem yok gibi bir algı oluşturulmaya çalışılmıştır. Sesin şiir üzerinde oynadığı role, çağrışım, coşum ve anlam üzerindeki etkisine, estetik katmanına sağladığı estetik değere ilişkin sorulara yanıt aranmamıştır şiir literatüründe.

İşitme duyusunun bütün duyu biçimlerini etkisi altına aldığını, duyarlılık yaratmakta başat konumda olduğunu bilmek ve buna göre hareket etmek gerekir şiirde.  Çünkü şiirin ezgisel bir olanağı vardır ve bu olanak şiirin sanatsal etkinliğinin önemli bir bileşenidir. Ses, şiirin şiir olma nedenlerinden sadece bir tanesidir. Zihni ve duyguyu estetik tavra yöneltmek amacıyla şiirde ezginin gücünü kullanmak ise sanatsal bir beceridir. Şiirde ezgi hem şair için hem de okur için önemli bir bileşendir ve şiirin varoluş maksadını gerçekleştirmeye yönelik temel bir özelliktir. Biz biliyoruz ki öykü diye bir tür vardır. Şiirin pek çok özelliğini öykü dediğimiz tür içinde barındırır; az söz, ses ve ses uyumu hariç. Sesin duyguyu işleme gücünü ve ezginin duyarlılığı oluşturma gücünü kullanmayacaksak neden şiir yazıyoruz ki? Öykü yazalım; şiire göre daha kolay. 

Son yıllarda okuduğum şiirlerin büyük bir kısmında, ses konusu o kadar dışlanmış ki şiir mi okuyorum, öykü mü okuyorum, çok zaman ayırt etmekte güçlük çekiyorum. Sesi dışlamak şiirde aynı zamanda öykü gibi anlatımcılığı da beraberinde getiriyor. Algıyı sersemletmek dil oyunlarıyla yapılabilir. Anlamın gücüyle de yapılabilir. Bunlarla estetik değer üretilebilir. Ancak duyguyu öyle kolay ele geçirip okuru estetik yaşantıya sokamazsınız. İşitme duyusunun insan üzerinde yarattığı iç dünyayı ve duygu durumunu başka hiçbir enstrüman ile yapabilme olanağına sahip değiliz. Dikkat ederseniz dinler, siyasi, ticari ve kurumsal yapılar, ezginin olanaklarını etkin bir şekilde kullanırlar. Şiirsel Ezgi’nin imgesel bir yönü vardır ve ezgisel imgenin gücü diğer imgelere göre daha can alıcıdır, daha sarsıcı ve sersemleticidir. İnsan yaşamının sesle olan toplam ilişkisinin izlerine götürür şairi, okuru ve dinleyiciyi. Ayrıca şiirsel ezgi; anlamı, anlamın gücünü, anlamın yön değişimini, anlatımı ve anlatımın gücü ile çağrışım ve coşumun düzeyini doğrudan etkileyen bir özelliğe sahiptir. Dilde ses, ses uyumu ve ezgi, anlam ve anlatımda büyüleyici ortamı oluşturan ana kulvardır. Hatta bütünleşik sanatlarda ezgi vazgeçilemez bir ögedir, örneğin sinema gibi… Niçin şiirin elinden sesi alıp öyküleştirmeye çalışıyoruz? Neden şiiri dil oyunu haline dönüştürüyoruz ki? Sesin duygu üzerindeki, anlam üzerindeki ve bunlarla birlikte çağrışım, coşum ve estetik değer üzerindeki etkisini neden görmezden geliyoruz? Şiirde asıl amaç duyguyu arzu edilen kıvama taşıyıp estetik tavır yaratmak değil midir? Ses gibi sanatta en güçlü duyarlılık yaratma aracını şiirin elinden almayı haklı gösterecek bir tane gerekçe öne sürülebilir misiniz?

Şiirde ses dediğimde bildiğimiz, zihinlerinizde klasikleşmiş uyaktan söz etmediğimi bir kez daha belirtmek istiyorum. Ünlü, ünsüz, ince, kalın, yuvarlak, tonlu, tonsuz, çınlamalı, patlayıcı, titreşimli ses uyumundan dizeler arası seslerin geçişine ve anlamsal uyumdan şiirin bütünlüğüne kadar top yekûn bir ezgi altyapısından söz ediyorum. Kısaca söylemek gerekirse, anlam ve anlatımın ses ile bütünleştiği, şiirin duyguyla en güçlü etkileşime girdiği bir ses düzenidir bu. 

Ses konusunu ele almışken şunu da vurgulamak gerekir. Estetik bilimi, eserdeki estetik değer varlığı yanında insandaki estetik algı konusuna da önem verir. Çünkü estetik beğeni insanla şiirin karşılıklı etkileşimi sonucunda doğar. Şair dostlar! Toplumumuzdaki şiir algısı, ses ve anlamın bütünleşik varlığında konumlanır; eğer şiir hala bizim bildiğimiz şiirse. Eğer şiir, üzerine giydirilen torba kavramlarla günümüzde kılık değiştirmediyse… Ve ıssız şiir algısı güncelliğini korumuyorsa…

20 Haziran 2018 Narlıdere

Yaşar Özmen
Yaşar Özmenhttp://siirsarnici-e-dergi.blogspot.com
1964 yılında Eskişehir’de doğdu. Sanat bilimi, dil bilimi, resim, öykü ve özellikle şiir üzerine çalışmalar yapmaktadır. Bir Damla Suda Halkalar (şiir), Saf Sanattan İnsana Şiir Çözümleme Tekniği ve Şiir Eleştirisi isimli kuramsal kitabı 2018, Umut Bekler Bizi isimli Görsel Sayısal şiir kitabı Mayıs 2020’de yayımlanmıştır. ŞİİR SARNICI dergisinin kurucusu ve yöneticisidir. Homeros Edebiyat Ödülleri 2020 Bir Şiiri İnceleme dalında Turgut Uyar’ın Üçyüzbin Şirinin İncelenmesi dosyasıyla Üçüncülük ödülü almıştır. Şiir/Sanat Çözümlemesi (Denemeler-2) kitabında 5 Mayıs 2020’de yayımlanmıştır. İmgelem-İmge-İmgelem kitabıyla Vedat Günyol 4. Deneme Yarışması Seçici Kurul Özel Ödülünü almıştır.
Önceki İçerikKara Kaplı Defter
Sonraki İçerikVENEDİK TACİRİ VE SHYLOCK

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Spotıfy

POPÜLER YAZILAR

NEOLİBERALİZME İNSAN HAKLARI PENCERESİNDEN BAKIŞ

Neoliberalzim ile insan hakları anlayışının siyasi ve medeni haklar bağlamında uyuştuğu görülürken, ekonomik ve sosyal hakların birey özgürlüğünü olumsuz etkileyecek bir devlet formu getireceğini savunan noeliberal görüş, bu haklar bağlamında insan hakları anlayışının dışına çıkar. Neoliberal özgürlük anlayışı ile insan haklarının özgürlük anlayışı birbirinden farklıdır. Neoliberal anlayışta kapitalist şirketlerin özgürlüğü bireylerin özgürlüğüne ve insan haklarının ekonomik ve sosyal kısımlarına yeğ tutulmaktadır.

LİLİTH: “9 KERE LEYLA”NIN HATIRLATTIĞI BİR KADIN

Lilith’in savunmasıyla başlayan film Leyla’nın ölümsüz Lilith’e dönüşmesi ve bize hikayesini anlatmasıyla son buluyor. Ne yaparsa yapsın şeytanlaştırılmaktan kurtulamayan Lilith bir de böyle deneyeyim, erkeklerin istediği gibi olayım diye domestik rolleri kabul etmiş, evinin kadını olmaya razı gelmiştir. Ancak böyle yaptığında da yine sonuç aynıdır. Oğlu bile onun düşmanı olarak karşısındadır. Neden? Oğul da bir erkektir de ondan.

“Yapmama”nın gücü adına

Bazen yapmamalı ve durmalıyız ki yeniden harekete geçmek için güç toplayalım, bazen yüklerimizi boşaltmalıyız ki yeni fikirler, hayaller için bahçemizde yer açılsın, bazen ölmeliyiz ki yeniden doğabilelim, bazen susmalıyız ki doğru zamanda doğru şeyler söylemek, kelâm etmek için alan açılsın...
X