Yazan: 5:59 pm
Kategori: Felsefe, Toplum & Hukuk

Tahmini okuma süresi: 5 dakika

İradenin Gaspı ve Yeniden Zaptı

Otoritelerin inşasından önce de genel ahlak çerçevesinde ortak yaşamak için birtakım kurallar belirleyen topluluklar olsa da bu kuralların zor yoluyla dayatıldığı bir senaryo var karşımızda. Dolayısıyla, erk unsurunun yönetici vasfıyla toplumda yer edinmesinden bu yana, özgür irade bir anlamıyla gasp altındadır.

İradenin Gaspı ve Yeniden Zaptı

Özgür irade kavramı, dini ve felsefi perspektiftir, tarihin her döneminde adından sıkça söz ettiren bir konu oldu. Öyle ki, pratik anlamda çıkış noktası insanlığın ilk çağlarına denk gelir. İnsan, temel ihtiyaçlarını rahatça karşılayabilme seviyesine geldiğinde, kendine bir anlam arayışı edindiğini tarihten görebiliyoruz. Bu anlam arayışının, genel sorunlara genel çözümler üretmek kademesinde kalmayarak; bireyin içinde güçlenen benlik kazanma arzusuna kadar ulaştığını söyleyebiliriz. Elbette ki, bunun en güçlü yansımasını özgür irade oluşturuyor.

Modern toplumun geldiği noktada kişi, iradesince hayatını şekillendiriyor gibi gözükmekte. Güncel insan belirli kurallar doğrultusunda kararlarını kendi verebilecek, doğru kararları alanları mükâfatlandıracak ve yanlış karar alanları cezalandıracak olgunluğa sahip. En azından toplumda yaygın olan görüş bu yönde. Fakat özgür irade kavramının bir delüzyondan ibaret olma ihtimalinden de söz etmek gereklidir. Çünkü kurallar dahilinde yaşanan hayatlar, tamamen özgür bir ortamı barındırmayabilir. Dolayısıyla özgür iradeden bahsedemeyeceğimiz bir senaryo da var. Öyleyse bu kuralların çıkış ve gelişim sürecini incelemek, özgür iradenin temeline inmektir. Çünkü kurallar, doğru olması motivasyonuyla bağlı kalınan ilkelerdir. Ancak bu doğruları kimin belirlediği sorunsalı, odanın içindeki filin tam kendisidir.

Toplumların mutlak doğruları yoktur, doğruluk farklı coğrafya ve kültürel koşullara göre şekillenme gücüne sahiptir. Uzak Asya’da toplumca benimsenmiş kültürel veya sosyal bir olgu, Orta Doğu’da ters bir etkiye sahip olabilir. Ancak gerçek anlamda beraber yaşayan yığınların belli ilkeler etrafında buluşması şarttır; aksi halde barış olmaz. Çünkü toplumsal yapılar, ilk çağlardan beridir barış ortamını sağlamak adına politik bir düzen arayışındadır. Aksi takdirde insanın en temel arzusu olan hayatta kalma durumunun ciddi bir riskle karşı karşıya kalacağı düşünülür. Yaşamını sürdürme, soyunu devam ettirme gibi ilkel ve kökleşmiş insan refleksleri, tam anlamıyla özgür bir yaşantıdan feragat edilebilecek ölçüde bir sorumluluğu kendi içinde barındırır. O halde, birlikte yaşamak için ön koşullardan birinin ortak ahlaki tutumların belirginliği olduğunu söyleyebiliriz.

Buna belirginlik diyoruz çünkü toplumun tamamına homojen bir biçimde dağılması ve sabitlenmesi mümkün değil. Örneğin eski dönemlerden kalma dini veya sosyal adetlerin, günümüzdeki toplumsal alanlarda pek karşılık bulamadığını, hatta yaygın görüş olarak yanlışlandığını görebiliriz. Mutlak doğru stabil bir olgu değil, aksine toplumla birlikte değişime uğrayan bir süreçtir ve heterojen yaygınlaşma eğilimindedir. Yani sırf siyahlar ve beyazlar yoktur, aksine birey ahlaki olgunluk bakımından grinin tonları halindedir. Dolayısıyla dönemin mutlak doğrusuna göre şekillenecek ortak tutumların kapsayıcı bir yöne çekilmesi ve özünden kopmayarak ortak ilkeler yörüngesinde kalması olası ve hayatidir. Çünkü ortaklaşma zeminine oturmadıkça, ortak sözleşme zorunluluğu doğuracak; bu da özgürlük kavramını yok edecektir.

Bu ortak tutumların tarihsel olarak ilerleyişini incelediğimizde, karşımıza öncelikle topluluk halinde yaşamanın ön kabulü olan kurallar çıkıyor. Özgür iradeden feragat edildiği, bir arada yaşamak için gereken özverinin verildiği ilk an toplumsal yaşama geçildiği andır. Daha fazlasına sahip olma dürtüsünün, yani mülkiyetin ortaya çıkışından bu yana, insanlık savaş ve barışla ilgilenmiştir. Doğal olarak, savaş ve barış ortamının kontrolünü sağlayacak bir mekanizma gelişmiş ve toplumsal yaşantıyla bütünleşmiştir. Başlarda büyücüler, din insanları gibi metafizik statülerine göre belirlenen bu bütünün, modern toplumda çok daha kökleşmiş bir yapıya evrildiğini görüyoruz. Öyle ki, silah zoruyla ortak yaşamın kurulduğu coğrafyalar olduğu gibi, bir kontrol mekanizması olarak devletin farklı üst yapılar barındırdığı şekli de oldukça yaygın. Aile, ırk, din gibi kavramlar yoluyla bireyin toplumsal yaşama aidiyetinin sağlanması ve bundan gurur hissetmesi sağlanmakta.

Bahsi geçen kontrolün insani bir ön kabul ile gerçekleştiği durumlar da var. Sonuçta mutlak doğrudan yoksunluğun getirdiği farklı değişkenler eliyle, bir diferansiyel olarak iradenin zor kullanmadan törpülenmesi mümkün. Bunu da aitlik kavramının henüz sağlanmadığı dönemlerde açığa çıkan ve asgari müşterekte, birlikte yaşamak üzerine gelişen erdem ilkelerinde görüyoruz. Aklın ve özgür iradenin ortak zemininde, dışsal sınırlama insanın özünden gelen bir yargı mekanizmasına bürünebilir.

Medeniyetin ilk cemrelerini vermesinden bu yana insanlığın geliştirdiği en önemli güdülerden biri erdemdir ve tarihsel olarak ortak yaşam için gereken standartların belirlenmesinde en önemli rolü oynamıştır. Çünkü erdem, toplumun çoğunluğunun onayıyla, ahlaki açıdan iyi olan tarafta bulunmaktır. Toplumsal normlar ve değerlerle şekillenen erdem anlayışı, zaman içinde evrimleşerek toplumların karakterini ve dünya görüşünü şekillendirmiştir. Erdemin bu evrimsel yolculuğu, insanlığın kendini ve çevresini nasıl algıladığını, nasıl bir toplum yaratmayı arzuladığını gösterir. Bu nedenle erdem, sadece geçmişteki bir kavram olmayıp, geleceğin toplum yapısını ve bireylerin davranış kalıplarını da etkileyecek temel bir unsur olarak kalmaya devam eder.

Elbette ki, modern toplumun gelişmesiyle erdemin hukuki açıdan teminat altına alındığı bir gerçeklik mevcut. Bu kavram çoğu zaman süreç olarak birçok değişime uğramış ve dar grupların nesnelliğine indirgenmiştir. Artık yanlış olarak benimsenmiş olguları, yalnızca toplumsal açıdan uygunsuzluğu sebebiyle değil, çoğu zaman büyük veya küçük ölçekteki sözleşmelere uymak amacıyla gerçekleştirmiyoruz. Örneğin dünya ölçeğinde İnsan Hakları Beyannamesi geçerliyken, ülkeler özelinde anayasalar var. Yani yalnızca ahlaki açıdan bireye ters olması değil olayın gerçekleşmesinden alıkoyan. Ancak bir doğum sancısı olarak, bu ortak sözleşmelerin erdem üzerine geliştiğini söyleyebiliriz.

Aynı zamanda bu yanlışları belirleyen ve karşı durumlarda cezalandıran bir erk unsuru var. Uygulayıcı bir güç olan devlet, toplumun birlikte yaşaması için gerekli gördüğü ilkeleri belirleyebilme gücünde. Dolayısıyla devletler, toplumun ahlakını belirleyen en önemli faktörlerden biri. O zaman, ortak sözleşmelerin sadece erdem üzerine değil, farklı belirleyiciler eşliğinde ilerlediğini çıkarabiliriz.

İrade sürecinin kendini gerçekleştirmesine zorluk çıkaran birçok etken var. Basit bir tümevarım ile, insanın iradesinin anayasa ve hukuk gibi kavramlar eliyle, tam anlamıyla özgür olamayacağına varabiliyoruz. Çünkü, iradenin hukuken yanlış olarak saptanmış tarafının gerçekleştiği bir ihtimalde, ortaya ceza kavramı çıkıyor. Otoritelerin inşasından önce de genel ahlak çerçevesinde ortak yaşamak için birtakım kurallar belirleyen topluluklar olsa da bu kuralların zor yoluyla dayatıldığı bir senaryo var karşımızda. Dolayısıyla, erk unsurunun yönetici vasfıyla toplumda yer edinmesinden bu yana, özgür irade bir anlamıyla gasp altındadır.

Elbette ki bu gaspı, salt bir kötücüllükle ifade etmek hatalı olacaktır. Yığınların iradesinin özgürlüğü, kurallar ışığında şekillenmedikçe bir karmaşaya yol açabilir. Hatta, bu kuralsızlık distopyası toplumsal anlamda ortaklığın sonunu getirme potansiyeline de sahip. Zaten bu durumların hepsi bir ihtimal düzeyinde, yakın dönemde ise doğrudan gözlemlenemez gözüküyor. Çünkü halihazır toplumsal işleyiş, kuralsızlık veya sınırsızlık ilkelerinden çok uzakta yer alıyor. Zaten belirli bir tarafa doğru şekillenmiş toplumsal ahlak normlarını bu haliyle bırakarak, bu baskı mekanizmasını ortadan kaldırmayı düşünmek, toplumsal yaraya merhem sürmüyor, yalnızca yaralanma sürekliliğini ortadan kaldırıyor.

Günümüz ilişkilerinde bu mekanizmaların yaygınlaşmasıyla “en doğru ahlakın” kitlelere nüfuz etmesi hedefiyle faaliyet gösterdiğini görüyoruz. Bir başka deyişle, elinde yönetme gücünü bulunduran yapılar, etki edebildiği alanları genişleterek ve zaten etkisi altında olan alanlarda baskıyı güçlendirerek, kendi benimsediği ahlaki ilkeleri bu yığınlara dayatıyor. Yani toplum, yönetici unsurlarca tekrar inşa ediliyor. Birey; eğitimden medyaya, piyasadan yasalara, hemen her alanda belirli grupların “irade tayinlerine” maruz kalıyor.

İşin komik yanı; bu irade tayinini bir hak olarak üzerine alan kişiler, yine onlar tarafından irade gaspına uğramış diğer kişilerce seçiliyor. Yani mevzubahis sistem çelişkisini sürekli olarak kendi içinde tutuyor ve çevresinde şekillenen kavramları bir uçuruma kovalıyor. Günümüzde yaşadığımız krizlerin üstüne çıkan başka krizlerin bir açıklaması da bu olabilir.

Bir yığın olarak, iradesizleştirilmiş toplulukların özgürlüğünün yeniden kazanımı için bir yöntem saptamak günümüz ve geleceğimiz için kritik bir anlam ifade ediyor. Çünkü insanlığı krize iten bu durum, insanlığın beraberinde çevresindeki seksiyonlara da zarar veriyor.

İradenin tekrar kazanımından söz edilecekse; bahsedilen gasp mekanizmasının varlığının toplumsal olarak yararlı bir hale getirilmesi ihtimali de konuşulmalı. Çünkü insanlığın kendini onarmaya ve yeni bir yön tayin etmeye ihtiyacı var. Bu da yalnızca, en geniş ölçekte toplumun ahlaki değerlerini ve tutumlarını belirleyebilme gücüne sahip yapının, yani erkin zaptıyla mümkündür. Özgürlükler ve haklar temelinde, insanın özünü oluşturan iradesinin geri kazanımı düzenin kendisinde mevcuttur. O halde, düzenin merkezini değiştirecek bir müdahaleye ihtiyaç vardır.

Yeniden saptanacak bu merkezin konumu da elbette ki yine bir irade yoluyla belirlenecek. Tümüyle özgür bir ortamdan söz etmek mümkün değil. Öyleyse, yaşam adına mümkün olan en yüksek kademedeki yararı göz önünde bulunduran bir merkezi inşa etmek en kârlı seçenek olacaktır. Nasıl ki ortak yaşam erdem ilkeleri ile başladıysa; pusulanın yeniden erdeme çevrilmesi, insanlığın ilkelliğini yendiği bu çağda birliktelik isteğini yeniden tetikleme enerjisini barındırmaktadır.

İnsanın özünden gelen iradesinin geri kazanımı, ancak hayati merkeze alan bir sistem ile mümkün. Bu sistemin inşası için gereken enerji; bu sistemin aksi yönüne akan mekanizmaların barındırdığı güçte bulunmakta. Öyle ki, bu yeni iradenin teminatı, ona özgürlüğü bahşeden yapının barındırdığı bir çelişkide saklı. Çünkü yönetici unsurların bunu sağlama gücü, sağlandıktan sonra gereksizleşecektir. Yani bütün tehdit ortadan kalkacak, insanlık bir problemin daha üstesinden gelecektir.

Sonuç olarak, kazanan insanın kendi iradesi olacak. Bu galibiyet ise insanlığın altın çağını içinde barındırma gibi bir cüret taşıyor.

İşte ancak o zaman, özgür bir iradeden bahsedebiliriz.

(Visited 39 times, 1 visits today)

Last modified: Ocak 21, 2024

Kapat
error: İçerik Korunmaktadır / Content is protected !!