Yazan: 9:57 pm
Kategori: Edebiyat, Felsefe

Tahmini okuma süresi: 3 dakika

Bir Direniş Eylemi Olarak Sevinç

Bir Direniş Eylemi Olarak Sevinç

Evet dostlar! Günler akıp geçiyor. Hem de bilinçsiz bir şekilde her şeyi sürükleyerek akıp geçiyor günler. Öyleyse nedir bu değişmezlik içindeki geçicilik? Biliyorsunuz ne demek istediğimi. Ağaçlar aynı yaprakları açıyor tekrar tekrar. Gün hep aynı şekilde doğuyor. İşte ben yazdıkça, bu kontrolsüz geçicilik akışında eğilip bükülen düşüncelerimi tanımak için alan yaratıyormuşum gibi hissediyorum. Bu sebeple istiyorum ki ilgimi çeken konularla ilgili düşüncelerimi ve tecrübelerimi hiçbir normatiflik iddiası taşımadan sizlerle paylaşabileceğim bir biçime evrilsin bu belirsiz format. Beraber göreceğiz diye umuyorum zaman içinde oluşan rizomatik yazılar bütününü. Bugün bu parça ise tamamen sevinç ile ilgili. İçinden geçtiğimiz son derece zorlayıcı ve yıpratıcı felaket sürecinde önceden beri yankılarını hissettiğim bir durumun, sanatın – benim ve diğerlerinin – boş bir berbatlık duvarında durduğunun, daha içsel bir şekilde farkına vardım. Bu özel sosyal ve politik alanda, anlamlı bir sanatsal tepki olasılığını engelliyor gibi görünen bir şey vardı.

Bu duygu, kelimenin tam anlamıyla tarif edilemez hissettiren bir öfkeyle başladı. “Tarif edilemez” dediğimde, iki farklı sessizliği çağrıştırıyorum: Birincisi, duyulmamanın sessizliği. Devletin ideolojik araç ve gereçlerinde sesi yankılanmayan “öteki”nin sessizliğidir. İkinci sessizlik, öfkemiz ve üzüntümüz karşısında ifadeli bir dilin parçalanmasıyla ortaya çıkan sessizliktir; sefaletler onları adlandırma yeteneğimizden daha hızlı çoğaldığında. Bu yenilmiş bir sessizlik. Konuşmanın nefes israfı olacağını bildiğimiz halde içine çekildiğimiz sessizliktir. Nefesimizi tutamama, organize edememe veya bir yanıt formüle edememe durumudur. Fazlasıyla hırpalanmış, fazlasıyla sersemlemiş halde, aşağılanmadan krize, trajediye ve geriye sendeleyerek gidiyoruz. Dünya bir tepki uyandırıyor ama bizim cevap verme hakkımızı reddediyor. Sonsuz derecede sinir bozucu ve kafa karıştırıcı.

Belki de bu bir taktiktir. Sadece korkunç şeylerin kendileri değil, aynı zamanda sonsuz, habis ve hızlı bir şekilde art arda gelişleri: yinelemeli, birikmeli, günlük. Enerji faturaları dört katına çıktı. Milyonlarca insan gıda bankalarını kullanıyor. Kiracılar tahliye ile karşı karşıya. Polis şiddeti görüntülerini izliyoruz her gün bambaşka yerlerden önümüze düşen. Ölmekte olan gezegenimizin görüntülerini görüyoruz. Deprem felaketi ile gözler önüne tüm açıklığıyla serilen kahredici durumları ise acımızın tazeliğiyle beraber farklı yere koyuyorum. Şiddetli öfke nöbetleri içinde haberlerle ilgileniyoruz ve biliyoruz ki yalnız değiliz. Sosyal medya bize dünya çapında anbean yok edilen ve alınan binlerce benzer hayatı gösteriyor.

Merhamet veya öfke çağrılarımız o kadar hızlı, çok sayıda ve dağınık ki, anlamlı bir odaklanma ve çaba bir meydan okuma haline geliyor; insanlar şaşkın ve bitkin hissediyorlar. Hepsine karşı savaşamayız, bu yüzden herhangi biriyle savaşmanın boşuna olduğunu hissediyoruz. Ve telafisi olmayan adaletsizlik yeni normal olarak doğallaştırılırken, kendimizi çaresiz ve mağdur olarak görme imajımız da aynı şekilde doğallaştırılıyor. Yoksul insanlar ve işçi sınıfı insanları, dünyanın “başına gelenler” haline geliyorlar ve işçi sınıfı kimliği, ayrılmaz bir şekilde keder ve aciz mücadeleyle kaynaşıyor. Tüm bunların ortasında bir yerlerde yaratıcılığımız kayboluyor. Nasıl kaybolmasın? Bir halkın acıları ve bir çocuğun ölümü arasında yazmak yetersiz görünüyor. Sahiden de yazarak restore edilen veya teselli edilen nedir? Hiçbir şeyi değiştirmediğini zaten biliyorken, sorunu tekrar tekrar teşhis etmenin ne anlamı var?

Ya apolitik bir katarsisle, potansiyel olarak radikal bir hoşnutsuzluğu empatiye yönelik belirsiz bir jestle boşaltarak paçayı kurtarıyoruz ya da bu acıyı yaratan ve sürdüren sistemlere dokunmadan işçi sınıfının acısının performansına ve tüketimine katkıda bulunuyoruz. Bu iki yolun dışında inşa edilen paradigmanın seslerini duyuyor musunuz ? İşte bu bağlamda şunu da eklemek istiyorum:

Kendimizi küçümsemek kolaydır. Sanatımızın önemli olmadığına inanmak kolaydır.

Ama sanatımız önemlidir. Hem de her zamankinden daha fazla. Belki de kendi küçük yaratıcı direniş̧ eylemlerimizi tamamen tek taraflı olarak görmemek yardımcı olur. Sıklıkla bireysel olarak çalışsak da eklemlenme ve başkaldırma hareketlerimizin birikme gücü vardır ve diğerleriyle dayanışma içinde bir tepkiler ağı oluşturur. Her şeyi değiştiremezsiniz ama değiştirmek zorunda da değilsiniz: bir milyon veya daha fazla odak noktası var, binlerce yaklaşım veya angajman yöntemi var. Çocuk bakım kolektifleri, sokak partileri, bahçe klinikleri, öğrenme ağları, yeni oluşan organizasyonlar, topluluk mutfakları, ücretsiz okullar, çatı onarımı ve uğraşıları, geri dönüşüm ağları, dikiş atölyeleri, afet yardımları, düşünce atölyeleri, koalisyonlar oluşturma, izinsiz grevler, mahalle içi araç gereç paylaşımı, kiracı dernekleri, iş yeri örgütlenmesi, örgü kolektifleri ve gecekondulaşma eylemsel direniş içerir ve her birinin mekânsal etkileri bulunmaktadır. Yalnız değilsiniz, başkalarıyla uyum içinde, aynı yapının farklı yönlerinde, çatlaklar görünene ve yekpare taş düşene kadar parçalanıyorsunuz.

Burada size şunu sormak istiyorum; yazının birincil amacının size karşı çıkanları ikna etmek olduğunu kim söylüyor? Sanat aynı zamanda dostluk ya da topluluk bağlarını güçlendirmek için değil midir? Hatırlamak için değil midir? Yas için? Birbirimize yer tutmak için?

Bazı eleştirmenler bunu her zaman işçi sınıfı sanatını küçümsemek için kullanıyorlar çünkü onların dünya deneyimleri tanıklığın, tanıklığın gücünü ve önemini kabul etmiyor. Tabii kendi aramızda konuşuyoruz, kimse dinlemiyor. Dinlemek, birbirimiz için yapabileceğimiz en önemli şeylerden biridir dostlar. Acımız ve üzüntümüz hakkında konuştuğumuzda kendimizi yanlış beyanlara karşı savunmasız bıraktığımız doğrudur. Çoğu zaman işçi sınıfının acısı, kültür endüstrisi tarafından anlatı yükü olarak kullanılır ve şu an deprem felaketi ile ilgili en büyük risklerden biri budur. Hayatlarımızın temsilleri, bizi tam insanlığımızdan mahrum bırakacak kadar dar bir şekilde odaklanmış ve seçici bir şekilde düzenlenmiştir. İşte yoksulluk, bağımlılık, şiddet ve taciz hikayeleri. Ama bu şeylerin dişleri arasında yaptığımız müzik nerede? Aşk nerede? Sevinç nerede? Sessizliğimiz bu temsili boşlukları kapatmayacak, sadece başkalarının bizim adımıza ve bizim hakkımızda konuşmasını sağlayacaktır. Ve çoğu zaman sanatımızın yapımı, neşeye nasıl erişildiği ve doğduğudur.

Sevinç, geçici ve içsel olan mutlulukla aynı şey değildir. Sevinç yapılmış bir şeydir dostlar. Çoğu zaman, çalışmamızın konusu kasvetli olsa da, metinlerimizin dilinde ve niyetimizin en temelinde bunu göstermek vardır.

(Visited 108 times, 1 visits today)

Last modified: Mart 26, 2023

Kapat
error: İçerik Korunmaktadır / Content is protected !!