YAŞA(MA)MIŞ HANIM SULTANLAR

ORHAN PAMUK VE ŞEBNEM İŞİGÜZEL’İN YAŞA(MA)MIŞ HANIM SULTANLARI

Sözlüklere baktığımızda tarih, insan topluluklarını etkileyen olayların yer-zaman, neden-sonuç ilişkisi gözetilerek inceleyen bilim olarak tanımlanır. Fakat hepimiz gayet iyi biliriz ki kitaplarda tanımlanan çoğu kavram bizim ona yüklediğimiz manayı karşılamakta yetersiz kalır. Öyleyse yeniden tanımlayalım, bizim ona yüklediğimiz anlamıyla tarih nedir?

Aslında tarih erkeklerin geçimsizliklerini, savaşlarını, dövüşlerini, entrikalarını durmaksızın konuşup hiçbir sonuca bağlayamayan bir tartışma yöntemidir. Bu tanımı Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti kitabını okuduktan sonra yapabildim. Tabii Berktay benim gibi bir tanım yapmamış fakat kitabı okuduğunuzda tarihin neden erkeklerle özdeşleştirildiğini anlayacak ve belki de bunca yıl bunu neden düşünmemiş olduğunuzu sorgulayacaksınız.

Tarih biliminin resmî belgelerden,kişisel hatıratlardan hareketle şekillendiğini söyleyip objektif bir anlatı olduğuna kendimizi ikna etmeye çalışırken olayları yaşayanların, yazılmasını sağlayanların ve kaleme alanların şahsiyetlerinin anlatıyı ne derece etkileyebileceğini atlıyoruz. Aynı olayın iki farklı tarafının oluşturduğu anlatılar arasında gördüğümüz fark bile bu bilimin objektif olamayacağının kesin kanıtı olarak karşımızda duruyorken bence bu argümanın tutulacak pek de sağlam bir tarafı kalmıyor.

Erkeklerin tarihinin bize ne anlattığını da soralım. Savaşları, isyanları, ekonomik gelişmeleri, askeri gücü, kazanılan toprağı, sömürgeyi, ölümü… Peki bugün tarih olduğunda gelecek nesiller tarih kitaplarında neyi anlatacak? Aynı kavramları. Ancak biz bugünü yaşayan insanlar olarak bahsi geçen bütün kavramların arasında sevinci, mutsuzluğu, paylaşımı, dayanışmayı, bıkkınlığı, hüznü de deneyimliyoruz. Bu deneyimlediklerimizin tarih kitaplarına geçmeyeceğini bilsek de hayatımızın merkezinde anlatılacak olanların değil, kayıt dışında kalanların çok daha büyük önem taşıdığını kabul etmemiz gerekiyor. Yani demem o ki, tarih insanın yaşadıklarını, hissettiklerini değil devletlerin yapıp ettiklerini anlatıyor. Öğrencilerime tarihi romanları anlatırken on bir yıldır bu hatırlatmaları yapma gereği duyuyorum. Tarihi gerçeklikleri(!) romanlardan, dizilerden öğrenebileceğine inanan bir toplumda bu dersler bazen dünyanın yuvarlak olduğunu kabul ettirmek kadar radikal görünebiliyor. Romanlarda ne hissettiğini, ne yaşadığını bilmediğimiz, bizim için birer isimden ibaret olan insanların ete, kemiğe, ruha bürünmüş hallerini görüyoruz. Onlara bu canı bağışlayan kişinin yazar olduğunu unuttuğumuz için kurguda şahit olduklarımızın gerçekliğine aldanıyoruz.

Şebnem İşigüzel’in İstanbullu Amazonlar ve Orhan Pamuk’un Veba Geceleri romanları bana bunları yeniden düşündürdü. Fakat bu kez kurgunun gerçekten bağımsız olduğuna ikna etmeye çalıştığım öğrencilerim sebebiyle değil, kitapta tanıdığım iki kadının gerçek kişilikler olmadığına kendimi inandırabilmem için. Belli ki insan kendi gerçekliğini böyle oluşturuyor, inanmak istediğine kanıtlar bularak, kendi fikirlerini destekleyecek bir anlatı inşa ederek. İki romanın kesiştiği nokta bir süre devlet yönetme fırsatı bulan iki hanım sultan. Tarihi bir bilgi verelim, Osmanlı’da padişah kızlarına hanım sultan deniliyor ve erkek kardeşlerinin aksine onlar tahta geçmeden de sultan unvanını alabiliyor. Bu bir lütuf olduğundan değil, zaten tahta geçme ihtimalleri olmadığından. Ancak Esma ve Pakize Sultanlar bundan farklı bir hikâye yazıyorlar.

İki roman da sonuyla okuru şaşırtacağı için mümkün olduğu kadar yazarı ele vermeden tanıtmaya çalışacağım bu iki kadını. Osmanlı hareminde büyümüş bu padişah kızları kısa da olsa devlet yönetme şansı buluyorlar. Şans kelimesini özellikle kullandığımı belirtmek isterim. Zira ikisi de başka kimseleri saf dışı bırakıp bu hakkı kazanmış değiller. Çeşitli entrikalar ya da devletin tahta geçecek veliahtının kalmamış olması, siyasetin gerçek mimarı erkeklerin desteğiyle bu fırsatı onlara sunuyor. Pakize Sultan’ın yönettiği Minger Adası tamamıyla Orhan Pamuk’un inşa ettiği bir yer olsa da Esma Sultan hepimizin yakından tanıdığı Osmanlı sarayının başına geçiyor. Zaten V. Murat’ın kızı olarak karşımıza çıkan Pakize Sultan’ın kendisi de hayali bir karakter. Esma Sultan ise gerçekten yaşamış ve saraydaki etkinliği zaman zaman tartışmalara konu olan bir kadın.

Bu iki kadın yönetimi ele geçirdiğinde eğer erkeklerle aynı işleri yapmaya devam etmiş olsalardı, kendi adıma romanlardan hiçbir keyif alamayacağımı söylemem gerekir. İki yazar da yönetimdeki cinsiyet farklılığının üzerinde düşünmemizi sağlayacak ayrıntılar sunuyor. Mesela, Pakize Sultan’ı bir erkeğin dört kadınla evlenmesini, mahkemede şahitliğinin erkeklerle eşit olmamasını, kadınlara boşanma hakkının verilmemesini sorgularken buluyoruz. Ablası Hatice Sultan’a bunları değiştireceğini söylediğini de mektuplarından biliyoruz. (s.481, 484) Esma Sultan’a geldiğimizde ise çok daha güçlü, bağımsız bir kadınla karşılaşıyoruz. Şüphesiz bunda kendini feminist olarak tanımlayan ve romanını Şule Çet ve arkadaşlarına ithaf eden, günümüzdeki kadın meselelerini de takip ettiğini tahmin ettiğimiz İşigüzel’in özel bir çabası var. Esma Sultan kuzenleri Hatice ve Beyhan Sultanlarla birlikte İstanbullu Amazonlar olarak tanınıyorlar ve İstanbul halkı onların yeniçerilere kafa tutuşunu bir efsane gibi dilden dile anlatıyor. Orhan Pamuk’un Pakize Sultan’ı zamanla ada halkın hayranlığını kazanan bir efsaneye dönüşürken Şebnem İşigüzel’in Esma Sultan’ı daha ziyade mücadele halinde ve hayatını devam ettirebilmek için endişelerle boğuşurken resmediliyor. Burada kadın karakter oluştururken deneyimin ne denli önemli olduğunu da görmek mümkün oluyor, Esma Sultan’ın çok daha gerçekçi endişeler yaşadığını, çoğu kadının günlük hayatın bir parçası olarak verdiği yaşam mücadelesini sultan bile olsa bir kez daha hatırlatıyor. Kadınların bir başka ortak özelliği de anlayışlı ve onları çok seven kocalarla evlenmiş olmalarıdır. Osmanlı’da hanım sultanların eşlerine ikinci bir kadınla evlenme hakkı verilmez ve bu kadınlar sıradan kadınların aksine kocalarını boşama hakkına sahiptir. Buna rağmen İşigüzel’in romanında da söylediği gibi çoğu mutlu bir evlilik yapmamıştır çünkü evlenecekleri kişiler saray tarafından belirlenir, nüfuz sahibi kişiler arasından seçilir ve erkenden ölüp sultanların başını rahat bıraksınlar diye de yaşlı kimseler içinden seçilir. Hal böyleyken bizim hanım sultanlarımızın anlayışlı eşleri onlara daima destek oluyor. Burada yazarların çizdiği kadın karakterleri yumuşatmak adına böyle eşler kurgulamış oldukları da akla geliyor. Kim bilir, eşlerine de isyan etmiş olsalar ya da o romanların anlatıldığı dönemlerde çoğu kadının yaptığı gibi kocalarını fare zehriyle öldürmüş olsalar belki de çoğu okuyucu onlara biraz daha mesafeli yaklaşacak.

Romanlarla ilgili söylenecek diğer bütün meseleleri okuyan diğer arkadaşlarımla yapacağım sohbetlere bırakıp son bir soru daha sormak istiyorum: Esma ve Pakize Sultanlar gerçekten yaşamış olabilir mi? Tarih kandan savaştan ibaret olmasaydı, tarihi anlatan yalnızca erkekler olmasaydı belki haremde yaşamış, oradan çıkabilmiş, savaşmak, öldürmek dışında birçok farklı iş başarabilmiş nice hanım sultanlar tanımış olurduk. Tarih kadınlar tarafından ele alındığında yepyeni kahramanlar tanıdığımıza göre bunun mümkün olmadığını söyleyemeyiz. Bu topraklarda kurulan ilk siyasi partinin Kadınlar Halk Fırkası olduğunu Yaprak Zihnioğlu yazmadan önce kaçımız biliyorduk, kaçımız Nezihe Muhiddin’e yaşatılan trajediden haberdardık mesela? Öyleyse ben kadınların geçmişte de bugünkü kadar güçlü olduğuna inanan biri olarak üzeri örtülmüş, hiç anlatılmamış, unutulmuş, adını hiç bilmediğimiz kadın kahramanların anısına sahip çıkmak isterim. Yani soruma kendim cevap vereyim: Esma ve Pakize Sultanlar ve onun gibi nice kadın kahraman gerçekten yaşamış, devletler yönetmiş, büyük mücadeleler vermiş, isyanlar kışkırtmış, haklar kazanmış fakat tarih onları bize unutturmuştur. Bugün geçmiş olduğunda bize de yapmaya çalışacakları gibi…

En başta söylediklerime ters düşmüş olsam bile bunun tamamen kendi okumalarımla yapmış olduğum bir çıkarım olduğunu, kendi gerçeğimi tıpkı diğer insanların yaptığı biçimde dilediğim gibi inşa ettiğimi hatırlatmak isterim. Hatırlatmak istediğim bir başka konu da tarihi kahramanların yalnız toprak fethedenler olmadığıdır. Kurgu ürünü olan romanlarda bile yeni yeni karşılaşmaya başladığımız güçlü ve bağımsız kadın kahramanlar aslında geçmişte de yaşamışlardı. Tarih erkek ellerden kurtuldukça, farklı bakış açılarıyla değerlendirildikçe üzerlerinde biriken toz kalkmakta ve sükût suikastına uğramış bu insanların geç kalmış hakları teslim edilmekte. Romanlar, tarih kitapları, belgeseller… her ne biçimde olursa olsun. Onlarla karşılaşmak hem keyif hem de gurur verici.

ORHAN PAMUK VE ŞEBNEM İŞİGÜZEL’İN YAŞA(MA)MIŞ HANIM SULTANLARI

Merve K.
Merve K.
Edebiyat mezunu ve öğretmeni. İstanbul Üniversitesi Kadın Çalışmaları yüksek lisans öğrencisi. Feminizm, toplumsal cinsiyet, edebiyat kuramı ve kadın edebiyatı okuru.

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Spotıfy

POPÜLER YAZILAR

NEOLİBERALİZME İNSAN HAKLARI PENCERESİNDEN BAKIŞ

Neoliberalzim ile insan hakları anlayışının siyasi ve medeni haklar bağlamında uyuştuğu görülürken, ekonomik ve sosyal hakların birey özgürlüğünü olumsuz etkileyecek bir devlet formu getireceğini savunan noeliberal görüş, bu haklar bağlamında insan hakları anlayışının dışına çıkar. Neoliberal özgürlük anlayışı ile insan haklarının özgürlük anlayışı birbirinden farklıdır. Neoliberal anlayışta kapitalist şirketlerin özgürlüğü bireylerin özgürlüğüne ve insan haklarının ekonomik ve sosyal kısımlarına yeğ tutulmaktadır.

LİLİTH: “9 KERE LEYLA”NIN HATIRLATTIĞI BİR KADIN

Lilith’in savunmasıyla başlayan film Leyla’nın ölümsüz Lilith’e dönüşmesi ve bize hikayesini anlatmasıyla son buluyor. Ne yaparsa yapsın şeytanlaştırılmaktan kurtulamayan Lilith bir de böyle deneyeyim, erkeklerin istediği gibi olayım diye domestik rolleri kabul etmiş, evinin kadını olmaya razı gelmiştir. Ancak böyle yaptığında da yine sonuç aynıdır. Oğlu bile onun düşmanı olarak karşısındadır. Neden? Oğul da bir erkektir de ondan.

“Yapmama”nın gücü adına

Bazen yapmamalı ve durmalıyız ki yeniden harekete geçmek için güç toplayalım, bazen yüklerimizi boşaltmalıyız ki yeni fikirler, hayaller için bahçemizde yer açılsın, bazen ölmeliyiz ki yeniden doğabilelim, bazen susmalıyız ki doğru zamanda doğru şeyler söylemek, kelâm etmek için alan açılsın...
X